Salla Recep, Filistin’e ağla, Kürtleri yakala Recep

Türkler’in beyinsellikte iyice geri kalmış kesimlerinde din, mahalle ve köylerde dinsel yoldan giderek küçük üç kağıtçılıkla geçinen “gözleri açık uyuyanların” geçim yoluydu. Söz gelişi çocuğu olmayan genç kadınların göbeğine, orasına, burasına dua, ayet adı altında çizikler çiziktiriyor, karşılığında mal, para alıyor, üstüne ek olarak “döl ekme” niyetine tecavüz ediyorlardı.
Mikrofon denilen gavur icadının daha yeni yeni geliştiği dönemde, Ankara’da tezgah açan biri (Kemal Pilavoğlu), “keramet sahibi şöhreti”yle, büyük vurguncuların ilklerindendi. Şeyhliğinin nereden geldiğini, kim tarafından görevlendirildiğini kimse bilmiyor, ama o, “kerameti sorgu odasında gizli” bir şeyhti.
Adamları, derdine çara aramaya gelenleri, kapıda karşılıyor, “huzura” alınmak üzere, sırasını beklemesi için, mikrofon düzenekli bir odaya alıyor, maksat canı sıkılmasın sohbeti başlıyordu. “Şeyh” konuşulanları dinledikten sonra, içeriye alınan ismiyle hitap edip, dertlerini bir bir sayınca, kadın ya da erkek kişi şaşa kalıyor, onun keramet sahibi bir ermiş olduğuna şıp diye inanıyor, mutluluktan neyi varsa çıkışta ona sunuyor, kimileri gidip malını, mülkünü de satıp, parasını “mubarek adama” getiriyordu.
Küçük tüfeyliler kenarda, köşede dincilikle (din satarak) geçinirken, politikacılar, alanın sonsuz verimliliğini görüp, içeriye daldılar. Süleyman Demirel, akşam viskisini içip, ertesi gün makam arabasıyla camiye gitme, meydanlarda sunulan Kuran kabul gösterileriyle “birinci sınıf dindar” olduğunu gören Necmettin Erbakan, “cennetin anahtarı” dansına başlıyor, piyasa hareketleniyordu.
1970’ler, Süleyman Demirel’in “düzen babası”, Kıbrıslı Alpaslan Türkeş’in “rejim muhafızı” olduğu, Erbakan dinci siyaset yaptığı yıllardı. Ama alandan para kazanmak isteyenler de vardı. Demirel-Türkeş ikilisini doğrultu yapan Mehmet Reşit Erol adında biri, Adıyaman’ın Kahta İlçesi yakınında “Menzil” adında bir “dinci köy” kurmuş, para kırıyor, Fethullah Gülen adındaki rejim memuru da, camilerde yüzünü şamarlayıp, başına vura vura dini masallar anlatmayı, kazanç merdivenlerine basamak yapıyordu. Tek sermayesi buydu.
Recep Erdoğan ve adamları, Erbakan’ın hizmetinde dansederken, onun tapulu malı, mülkü, çulu olan seçmen tabanını altından çekip almış, adamı dımdızlak ortada bırakmış, dansına “başkalaşım geçirdim, yani balıktan kurbağaya dönüştüm” peçesi geçirerek Amerika ve Avrupa’ya “majestelerinin hizmetindeyim” temennahı çekmiş, arkalarına aldıkları rüzgarla mutlak güç oldular.
Fakat, her benzeri dinci gibi Recep Erdoğan da, bir yere kadar kendini gizleyebildi. Ayağına sağlam yer edinince, önce Kürdistan meselesini örten peçeyi fora oldu. Altından, ırkçı yüzün orta yerinde sıkılı dişler belirdi.
  Sonra, kendine “solcu” adı takanı, “ben bir liberalim” şarkısı söyleyeniyle, “dincide pişen, bana düşer” beklentide olan Türk eliti denilen İttihatçılara (Kemalist) sıra geldi.
Ancak kandırılıp, aldatılmışlıklarıyla kaldılar. Yandaş ve yalakalar daha çoğunu, yeri gediğinde hepsini istiyor, azla yetinmiyorlardı.
Mesela, bir ara Fethullah Gülen’in hangi kazanç damarı tıkandı, bilmiyorum, devletten kadrolu Mafya Şefi Mahmut Yıldırım’ın (Yeşil) bir zamanlar adamlarına dediği “haracı tek başına yemeyecek, arkadaşlarla paylaşacaksın” sözüne denk düşen bir söylemle, “hep bana ile olmaz” demiş, paylaşım musluğu ayarlanmış olmalı ki, sonra sesi kesilmişti.
Dünyada başka örneği var mı bilmiyorum, ama TC’de resmi okulların yanında, asıl öğeretim kurumu, paralı okullar olan dersanelerdir. Milyarların döndüğü bu çarkın en büyük işletmecisi, sözde dinimiz, ahiterimizle ilgili olan Fethullah Gülen teşkilatıdır. Kazancın kaymağını o götürüyor, o “kapatılamaz” deyince Recep duruyordu.
Öteki yandaşlar, tıpkı geçmişte Hitler’i iktidar yapanların doymak bilmeyen oburluğuyla, “ha Recep, lafı boşluğa salla Recep, Filistin’e ağla, Kürtleri yakala Recep” sloganları atıyorlardı.
 “Ha Recep, yakala Recep” bağırtıları bahane, petrol, kazanç için pazar konusu şahaneydi. Recep Erdoğan’ın gözüne karasu inmiş, gözü kör, zulmet olmuş gibi önünü göremeden, tıpkı dünün Saddam Hüseyin’i gibi acelesi varmışçasına, bir yerlere koşuyor, konuşma özürlüsü olduğundan, derdini anlatıp, yardım alma adına bir onu, bir de ötekini tehdit ediyordu.
Güney Batı Kürdistan’ı ele geçirip Suriye içlerine dalmak için, Libya’da kullanılmış kiralık çeteleri donatıp, sevk ediyor. Ambulansa doldurup sabah gönderdiği çeteciler, akşam ona istenilen zafer yerine, soygundan ele geçirdikleri ganimetle dönüyorlardı.
Gittiği Mısır’da, Kürt çocukları için kazdığı mezarları kutsamayan, işkencelere afferin çekmeyen, dolduruldukları toplama kamplarının insanliğini övmeyen, dahası Filistinli kardeşleriyle ilgilenmeyen uluslararası insani haklar kuruluşlarına saldırıyordu. “Ama” diye içini döküyordu, Recep Erdoğan. “PKK’yı, Türkiye’de takip ediyorsunuz, onlar için gelip gidiyorsunuz” diyerek, ağız tadıyla Kürtleri kırmalarına göz yumulmadığından şikayet ediyordu. 
Çünkü Kürtler, ırkından olmadıklar için insan, dininden (dinci) olmadıklarından da Müslümandan sayılmıyorlardı. Dolayısıyla zulüm mubah, karşı çıkmak kabahatti.
Ayrıca, Mısır’da iktidarını borçlu olduğu, aldığı destekle Kürtlerle savaştığı için günde beş kere març, murç Amerika ile Avrupa’nın dahası NATO’nun elini öpmesi gerekirken, hepsini bir arada ısırıyor, o hızla Birleşmiş Milletlere “hizaya gel” çekiyordu.
“Ha Recep, yakala Recep” sloganının büyüsü bu ya Recep kendinden geçip, Suudi Arabistan, Katar ve Mısır’ı, TC ile NATO’cu batıya karşı, güç birliğine çağırıyordu.
“Atma Recep, din kardeşiyiz” demeyin bunlar, çıkarları için her renge girer, her türlü taklayı atar, inanca bürünürler. Çıkarın dini, imanı, vicdanı olan çünkü…
Salla Recep, Filistin’e ağla, Kürtleri yakala Recep, TC NATO üyesi, İsrail de, Malatya’da kurulu gözetleme üssü ile korunuyor.

Yazarın diğer yazıları