Şam’dan Nairobi’ye kötülüğün taşları nasıl döşendi? – Cahit MERVAN

PKK lideri Abdullah Öcalan 9 Ekim 1998 günü uzun yıllardır bulunduğu Ortadoğu’dan, Suriye’den ayrıldı. 9 Ekim günü erken saatlerde hazır bulunan arkadaşlarıyla vedalaştı. Şam havaalanından Halep-Atina-Stockholm istikametine giden tarifeli bir uçağa normal bir yolcu olarak bindi.

Öcalan yaklaşık olarak 20 yıldır bu alanda bulunuyordu. 1978 yılında Kürdistan İşçi Partisi’ni (PKK) kurduktan sonra Türk devletinin imha operasyonlarına karşı tedbir amacıyla 1979 yılında Rojava Kürdistanı’na Kobanê üzerinden geçmişti. Daha sonraki yıllarda Suriye ve Lübnan Öcalan’ın çalışmasında önemli bir yer tutacaktı.

İsyanı örme alanı Ortadoğu

Öcalan Suriye geçtikten bir yıl sonra Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesi gerçekleşti. Artık Kürtlere karşı imha ve yok etme konsepti devreye girmişti. Kürt hareketi, sol demokratik güçler ağır bir kayıp ve erime yaşıyordu.

Öcalan, hareketi örgütlemek ve yönetmek için yeni alanlara ihtiyaç duymuştu. Lübnan’da üstlenen Filistinli örgütlerle ilişkiler geliştirmiş, Ortadoğu’yu çalışma alanının merkezi yapmıştı.

1982 yılında tarihi kararlar alan PKK ikinci kongresini Lübnan’da toplamıştı. Bu ülkeye dönüş için önemli bir adımdı. Kongre kısa bir gelecekte silahlı başkaldırıyı öngören kararlar almıştı. Öcalan bir taraftan ideolojik-politik eğitim veriyordu, diğer taraftan kurulan askeri kamplarda geleceğin savaşçılarını yetiştiriyordu.

Nihayetinde çok değil askeri cuntanın işbaşına gelişinden 4 yıl sonra silahlı başkaldırı hareketini başlattı. 15 Ağustos 1984 günü PKK’ye bağlı Hêzên Rizgariya Kurdistan gerillaları Eruh ve Şemdinli’de asker ve devlet hedeflerine eş zamanlı olarak saldırı gerçekleştirdi.

Bu sıradan bir eylem değildi. Kuzey Atlantik Paktı NATO’nun en güçlü ikinci ordusuna karşı bir meydan okumaydı. İlk başta eylem Ankara tarafından küçümsendi. Hükümet yetkililerin açıklamaları ve gazete manşetleri bunun “münferit bir olay” olduğu yönündeydi. Gerçekte ise uzun yıllara yayılacak bir savaş başlamıştı. ABD’nin tartışmazsız patron olduğu NATO vakit geçirmeden Türk devletinin yanında yer aldı.

Ancak iki kutuplu dünyada ABD ve NATO’nun tüm ihtişamına karşın Lübnan ve Suriye söz konusu olduğunda çok yapacak bir şeyleri yoktu.

Suriye ve Lübnan’ın özel konumu

Suriye başını Sovyetler Birliği’nin çektiği Varşova Paktına yakın duruyordu. Moskova-Şam arasında stratejik askeri işbirliği söz konusuydu.

Lübnan ise ABD ve NATO için daha belalı bir alandı. ABD bu ülkede çok yakın bir dönemde büyük bir felaketle karşı karşı karşıya kalmıştı. Ülkenin başkenti Beyrut ABD için tam bir sendroma dönüşmüştü. Çünkü 6 Haziran 1982’de İsrail’in Lübnan’da Filistinlilere karşı başlattığı işgal saldırısının sonuçları hem Filistinliler için hem de ABD için çok ağır olacaktı.

Filistinliler Güney Lübnan’da tüm askeri varlıklarını yitirecek, mülteci konumuna düşecek, Beyrut’un kenar semtlerinden Sabra ve Şatilla kamplarında soykırıma maruz kalacaklardı.

Buna karşı ABD Lübnan’da saldırıların hedefi olacaktı. Örneğin 18 Nisan 1983 günü Amerikan büyük elçiliği bomba yüklü bir aracın hedefi oldu. Binanın tamamı yıkıldı. 17’si Amerikalı 63 kişi yaşamını yitirdi. Bu saldırının dumanı daha tutarken bu kez 23 Ekim günü Beyrut’ta ABD ve Fransa deniz kuvvetleri askerlerinin bulunduğu kışlaya bomba yüklü bir kamyonla saldırı gerçekleşti: bu kez çoğu ABD’li 241 asker öldü.

Böylesine acı bir deneyime sahip olan ABD ve NATO 90’lı yılların başına kadar PKK’nin Lübnan ve Suriye’deki varlığına bir anlamda kayıtsız kaldı.

Öte yandan Öcalan Ortadoğu’da bulunduğu yıllarda Suriye Arap ülkeleri içinde Mısır’ın yanı sıra saygın ve etkili bir ülke konumundaydı. Ülkeyi 1970 yılında kansız bir darbeyle iktidara gelen Hafız Esad yönetiyordu. Kabul etmek gerekir ki Baba Esad Kürtlerle olan ilişkisi daha eskiye dayanıyordu. O 70’lı yılların ortalarında büyük bir darbe alan Güney Kürdistanlı siyasi güçlere de kapısını açmıştı. Celal Talabani’nin lideri olduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği kuruluş kongresini Şam’da yapmıştı. Keza Suriye’nin kapıları Mesud Barzani’nin lideri olduğu Irak Kürdistan Demokrat Partisi’ne de açıktı. Bu nedenle Öcalan Hafız Esad’ı bölgedeki “güçlü Kürt dostu”“ olarak niteleyecekti.

En önemli faktör ise silahlı başkaldırı hareketinin çök geçmeden Kuzey Kürdistan’da çok ciddi bir destek bulmasıydı. Öcalan’ın lideri olduğu PKK hızla Türkiye’de, bölgede dengeleri değiştiren bir aktör olma yolunda ilerliyordu. Öcalan ve PKK’nin Suriye Kürtleri arasında ciddi taraftar bir kitleye sahip olması da o yıllarda içte rejimi tehdit eden Müslüman Kardeşler Örgütüne karşı bir denge yaratıyordu.

Körfez savaşı dengeleri kırdı

90’lı yılların sonuna doğur Reel Sosyalist ülkeler büyük bir çöküş yaşadı. Sovyetler Birliği dağıldı. Sosyalist ülkeler bir bir ardından parçalandı. Bu dünya da yeni bir durumdu, Ortadoğu’yu kaçınılmaz olarak etkileyecekti. Artık güçlü müttefikleri yoktu.

Nitekim süreci yanlış okuyan Irak’taki diktatör Saddam Hüseyin 1990 yılının Ağustos ayında ordusunu Kuveyt’e soktu. Ülkeyi işgal etti. ABD işgale karşı birçok Arap ülkesinin de içinde olduğu güçlü bir koalisyon kurdu. Çok geçmeden Kuveyt’in özgürleştirilmesi için “Çöl Fırtınası” denilen operasyon başladı. Tarihe birinci Körfez savaşı olarak geçen, Irak ordusunun kapitülasyonu ile son bulan savaş bölgede dengeleri kırdı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

90’lı yılların sonuna doğru ABD ve NATO Ortadoğu’da yarım bıraktıkları işi tamamlamak istiyordu. Artık Sovyetler Birliği çökmüş, Suriye ve diğer Arap ülkelerindeki rejimler zamanını tamamlamış, gerilim ve çatışma potansiyeli yeterince birikmişti.

ABD 1997 yılında PKK’yi “terörist örgüt” ilan etti. Diğer yandan Güney Kürtleri arasında uzlaşı sağlamaya çalışarak yeni bir alternatif yaratma peşindeydi. PKK’yi ve Öcalan’ı tasfiye etmek isteyen ABD YNK lideri Celal Talabani ve PDK lider Mesud Barzani’yi Beyaz Sarayda ağırlayarak, iki güç arasında barış ilan etti.

Öcalan ve PKK ise süreci doğru analiz etmiş, çözüm için, siyasi diyalog ve onurlu bir barış için kapıları zorlamıştı.

Ancak ne Türkiye’de iktidarın ne de Ankara üzerinde etkili olan küresel güçlerin barış ve çözüm diye bir derdi yoktu. Onlar başka büyük bir alt-üst oluşun hesabı içindeydiler. Bu alt-üst oluşun ilk hedefinde ise Öcalan vardı.

‘Operasyon’ için start sınırda verildi

Bu nedenle beklenmedik şekilde Türk kara kuvvetleri komutanı Atilla Ateş 16 Eylül 1998 günü Türkiye-Suriye sınırında zehir zemberek bir açıklama yaptı. Öcalan’ın Suriye’de bulunmasını açıktan savaş nedeni sayacağını duyurdu. 1991 yılında Amed’de “Kürt realitesini tanıyoruz” diyen, 1993 ateşkes sürecinde başbakan olan dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 1 Ekim 1998 günü meclisin açılış töreninde avazı çıktığı kadar bağırarak şöyle diyordu:

“Bizim tüm uyarılarımıza rağmen düşmanca tutumundan vazgeçmeyen Suriye”ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tutuyoruz. Sabrımızın taşmakta olduğunu bu kürsüden bir kez daha dünyaya ilan ediyorum.”

Çok geçmeden Türk tarafının bu “savaş ilanının” arkasında ABD ve NATO olduğu anlaşıldı. Abdullah Öcalan Şam’dan ayrılmadan beş gün önce yani 4 Ekim 1998 günü gerilla adaylarının siyasi eğitim gördüğü akademide yaptığı bir konuşmada tehdit ve tehlikenin boyutuna dikkat çekecek, şöyle diyecekti:

“Bizim yüzümüzden veya benim çalışma imkanımdan ötürü neredeyse bölgesel bir savaş çıkacak. Hatta dünya savaşı olarak arz edilecek bir savaş, her an mümkündür”

Öcalan Suriye üzerdeki tehdidin bir şantaj olmadığını çok iyi biliyordu. Çünkü bölgesel ve küresel koşulların değiştiğini her defasında dile getiriyordu. Suriye’den ayrılmaması halinde 9 Ekim günü hem kendisinin hem binlerce gerilla adayına ideolojik-siyasi eğitim verdiği Akademi’nin hem de Suriye’nin başkenti Şam’ın füzelerle hedef alınacağını biliyordu. Keza Şam’dan ayrıldıktan tam altı gün sonra 15 Ekim 1998 günü Rusya’dan telefon ile MED TV’de katıldığı bir programda şöyle diyecekti:

“Şahsi kanaatime göre –ilerde herhalde daha da netleşir-savaşın başlayabilmesi için, söz konusu füzelerin, bilmem bu uzun menzilli uçakların, Akdeniz kıyısına gelmiş gemilerdeki füzelerin, hepsinin kusması için benim hangi saatte hangi mekanda olduğumun tespit edilmesi gerekiyordu. Şimdi dikkat edilirse “Apo” deniliyordu, başka bir şey denilmiyordu. Manşet atmıştı gazeteler “Ya Apo, ya savaş”. Bu doğruydu aslında. Her şey bende kilitlenmişti. Savaş başlayacak ama bu adam nerede?”

Gerçektende general Ateş’in Suriye’yi tehdit ettiği o günlerde NATO Akdeniz’de büyük bir askeri tatbikat başlatmıştı. Tatbikatta gerçek füzeler kullanılmış, Şam yönetimine açıktan mesaj verilmişti.

Uzun yıllardır Türk devletine karşı başkaldırı hareketinin lideri Öcalan bu tehdidin ne anlama geldiğini Şam yönetiminden beklide önce sezmişti. Öcalan, Kürtlerle yakın dostluk ilişkisi olan Hafız Esad yönetimini zor durumda bırakmamak, dahası bölgesel bir savaşa ve yıkıma neden olmamak için ayrılmayı daha uygun bulmuştu.

Öcalan’ın Suriye’den ayrılması kesinlik kazanırken nereye gideceği konusu ise son ana kadar net değildi. O dönem birden fazla seçenek üzerinde çalışılıyordu:

Birinci seçenek Öcalan’ın Güney Kürdistan, Mexmûr kampı üzerinden gerillaların kontrol ettiği alanlara gitmesiydi.

İkinci seçenek ise Avrupa’ydı. Avrupa’nın tercih edilmesi, sadece Avrupa Birliği üyesi Yunanistan’dan 200 milletvekilinin Öcalan’ı ülkelerine davet etmeleri değildi. Kürt sorunun demokratik çözümünün hızlandırılması içinde Avrupa bir çıkış olabilirdi. Esasında Öcalan’ı Avrupa’ya yönelten düşünce de buydu:

Roma’da 66 gün…

Öcalan 9 Ekim günü Şam’dan ayrıldıktan, Atina-Moskova günlerinden sonra, 66 gün kaldığı İtalya’nın başkenti Roma’da Hıristiyanların lideri Papa II. Jaan Paul’e yazdığı mektupta Kürtlerin karşı karşıya kaldığı soykırımdan bahsederek çözüm için destek isteyecekti:

“Bunu durdurmak için Avrupa’nın kapısına geldim, dayandım. Bu büyük mücadele bundan sonra birleşerek bu kapıları açmalı ve mazlum halkların acılarına geri ve kültürsüz bırakılmalarına son verebilmeliyiz.”

24 Kasım 1998 günü Öcalan bu açıklamayı yaptığından dönemin İtalya başbakanı Massimo D’Alama Avrupa Birliği ülkelerinin başkentlerini ziyaret ediyordu. D’Alama kendi hükümeti üzerindeki ABD baskısını hafifletmek, Öcalan’ın İtalya’da kalması ve Kürt sorununa çözüm için destek arayışındaydı. Öcalan tam da Suriye’den Avrupa’ya yönelmesine neden olan sorunun çözümü için ve tabi ki barışçıl çözümden yana olan D’Alama’nın elini güçlendirmek için bu kez 25 Kasım günü 7 maddelik bir çözüm paketini açıklayacaktı:

Bir: Kürt köylerine karşı askeri operasyonların durdurulması,

İki: Göç ettirilen köylülerin köylerine geri dönmesinin sağlanması

Üç: Köy koruculuk sisteminin kaldırılması.

Dört: Sınırlar değişmeden Kürtlerin yaşadığı bölgeye otonomi verilmesi

Beş: Türklerin sahip olduğu tüm demokratik haklara Kürtlerinde sahip olması

Altı: Kürt kimliğinin, dilinin ve kültürünün tanıması

Yedi: Din özgürlüğü ve çoğulculuğun sağlanması

O günlerde Öcalan kendinse yönelik komployu örgütleyen ve yöneten küresel güçlere de sorunun çözümü için çağrılar yaptı. Hatta ABD başkanı Bill Clinton ve İngiltere başkanı Tony Blair’e birer mektup yazarak çözüm için adım atmaya davet etti.

Ancak ABD, İngiltere diğer NATO üyesi ülkelerle birlikte, Rusya’yı da bu işe dahil ederek Öcalan’ın barışçıl çözüm önerilerine karşı komployu derinleştiriyorlardı. Öcalan için bütün kapıları kapatıyorlardı.

Gerçektende Öcalan’ın 9 Ekim’de Şam’dan çözüm için yönünü Avrupa’ya vermesiyle, 15 Şubat 1999 günü Kenya’nın başkenti Nairobi’de esir düşmesine kadar süren 130 gün baş döndürücüydü. Komplonun uluslararası karakteri artık tartışma götürmezdi. Öyle ki komploculardan her biri çarmıha bir çivi çakacaktı.

Öcalan esir alındıktan sonra getirildiği ve 21 yıldır tutulduğu İmralı’da komplonun uluslararası boyutuna dikkat çekecek ve kendisinin çarmıha gerildiğini söyleyecekti:

“Çivilerin biri Rusya’da, biri İtalya’da, Biri Yunanistan’da ve bir Türkiye’de çakıldı.”

Bu nedenle komplo sadece Öcalan”a değil bütün Kürtlere yapılmış büyük bir kötülüktü.

Yazarın diğer yazıları

    None Found