Sanat akademiya ve sıradan faşizm

İkinci kuşak Sovyet sinemacılarından Mikhail Romm’un 1965 yılı yapımı belgesel filmi "Sıradan Faşizm“i bugünlerde herkesin yeniden izlemesinde büyük fayda var. Hemen tümü arşivlerden derlenmiş, aralarında Hitler’in özel film arşivi, SS subaylarının çektiği özel filmler, Sovyetler’in ve diğer kimi ülkelerin devlet arşivleri gibi kaynaklar da bulunan bir materyali kurgulayarak oluşturduğu filmiyle, Almanya’da Nazizm’in 1930’larda başlayan yükselişini ve savaş sonuyla birlikte gelen çöküşünü anlatıyor. Bunun yanı sıra, aynı zamanda, "faşizm"in içinde oluştuğu koşulları, sıradan, küçük, önemsiz bulunan olaycıklarla, tehlikeli hoşgörülerle, gündelik boş verişlerle, yerine getirilmeyen görevler ve kaçınılan sorumluluklarla nasıl palazlandığını da gösteriyor. Bir taraftan "eğlenceye boğulmuş" ve çökmekte olan "soyluları ve zenginleriyle", diğer taraftansa, Hitler ve Mussolini’nin şahsında cisimleşen pespaye bir hakimiyet tutkusuyla çok başarılı bir üslupla dalga geçerken, diğer taraftan bu kepazeliklerin ağır bedellerini de seyircinin önüne koyuyor.

Yeni Osmanlıcıların, ittihatçıların başlattığı; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucularının da kendilerine temel referans aldıkları "üstün ırk", "kavm-i necip yaratma iklimi bir yüz yıla yakın zamandır Nazizm benzeri bir ruh halini bu topraklarda hep diri tutmuştur. Alman ulus milliyetçiliği ile Türk ulus milliyetçiliğinin inşa süreçleri, inşa süreçlerindeki koşulların benzerliği iki ülkedeki nasyonalist ruh ikizliğinin tahlili ayrı bir yazının konusudur. Fakat AKP iktidarı eliyle yeniden şahlandırılan ittihatçılığın, Türk nasyonalizminin bugünlerdeki en sadık destekçilerinden birinin yine Almanya olması bir tesadüf olmasa gerek.

Bugün Türkiye’de sıradan faşizmin, ayrıntılarda saklı faşizmin nasıl büyük bir iştahla ayrıntılardan sıyrılarak hızla devasa bir faşist tahakküme, bu tahakkümün nasıl saldırı ve yok etmeye dönüştüğüne dair uygulamalar, örnekler her geçen gün daha da artmaktadır. Kürdistan’daki uygulamalar toplu kıyım, ölüye işkence etmeye varan vahşet, bölgeyi açık cezaevine çevirme şeklinde vücut bulurken batı cephesinde en ufak bir itirazın, hak aramanın, kendi farklılığını dile getirmenin bedelinin en hafifinden vatan hainliğiyle yaftalanmak olduğu görülmektedir. Birisinin iktidar erki ve onun yardakçısı basın tarafından vatan haini ilan edilmesinin nasıl sonuçlandığı Hrant Dink ve Tahir Elçi ve daha birçok kimsenin başına gelenlerden herkesin malumudur.

Bir faşist diktatörlük siyasi mahfillerden gelen itiraz ve eleştirilerden de ciddi bir şekilde rahatsız olup bu mahfillere sert tepki vermekle birlikte, diktatörlüğü için en ölümcül darbe sanat ve akademi çevresinden gelecek eleştiri, itiraz ve muhalefettir. Sanat ve sanatçının, akademiya ve akademisyenin hem içeride toplumsal düzeydeki etkisi hem de uluslar arası alandaki etkisi ve itibarı siyasetinkinden kat be kat fazladır. Bu yüzden de bir diktatörlüğün asla tahammül edemeyeceği şey bu çevrelerin muhalefetidir. Bizzat cumhurbaşkanının ısrarlı takibiyle evrensel düzeyde çok normatif bir eleştiri mekanizmasını harekete geçiren ve üstelik de bunu barış adına dile getiren bir fikir beyanı, silahlı bir eylemle bir tutularak bu akademisyenler gözaltına alınmış, tetikte bekleyen faşist çetelere hedef gösterilmiş ve nihayet üç tanesi tutuklanmıştır. Ve En son Türkiye sinemasının en yetenekli, en güçlü kadın oyuncularından biri olan Füsun Demirel, "bir gerilla annesini oynamak istiyorum" dediği için iktidar medyası tarafından linççe tabi tutulmuş ve nihayetinde çalıştığı dizi filmden kovulmuştur. Muhtemeldir ki artık kolay kolay oyunculuğunu icra edecek mecra bulamayacak.

Heyhat ki ne bu akademisyenler için ne de bu sanatçı için akademiya ve sanat dünyasından doğru dürüst bir karşı duruş ve sahiplenme gelişmemiştir. Bu faşist iklimin, bırakalım muhalefet etmeyi iktidar yanlısı olup da iktidarı göğe çıkaracak övgüler düzmeyen hiçbir sanatsal ve akademik çalışmaya izin vermeyeceği iklim adım adım örülmektedir. Sıradan Faşizm filmi tekrar defalarca izlenmeli.

Yazarın diğer yazıları