‘San’at’ mı demiştik? – Hasan SAĞLAM

‘Şöhret kalasını kökünden yıktım,

o ahtı peymanım çok evvel oldu.’

Davut Sulari

Bir Mozart dinleme önerisine Erdoğan, klasik müzik üzerinden bira ile bağlantı kurmuştu. Genelde şarap içilir ya neyse. Recep Tayyip Erdoğan’ın meşrebi belli imiş, kendisine bira içip Mozart dinlemesi önerilmesinin faşizm olduğunu belirtti. Sonra epey sürtüştüğü Fazıl Say konserine gitti. Ne içti bilemem ama tarz olarak klasik müzik dinledi, faşist olduğu bu minvalde kesinleşti. Zira Mehter marşına övgüler düzen Mozart’ı dinlemeyi faşizm olarak algılayan Tayyip’in, Say konserine gitmesi başka hangi meşrebe uyardı?

Kemalist olarak tanıdığımız Say, ateist olduğunu söyleyip Hayyam şiiri okumuş ve bundan ötürü 10 ay ceza almıştı. Her iki şeyde Erdoğan’ın meşrebine ters, bu durumda Say’ın “herkes hata yapar” özeleştirisinden, kendisinin taviz verdiği anlaşılıyor. Demek ki kraliçeye eğilen Goethe’ye, Beethoven’in; “bir “san-at”çı asla krala kraliçeye eğilmez, “san-at”çı sadece halkına eğilir,” dediği bu muhteşem “san-at”çı ahlakı, Say tarafından kendi meşrebince çürütülmüştür.

Diyebiliriz ki; Fazıl, “Say’dı Say’dı sonra caydı.” Erdoğan gideceğini, o da geleceğini biliyordu. Protokol hazır hatta her ikisi karşılaşınca ne diyeceklerini de önceden hazırlamışlardı. Ulan hepiniz işin farkındasınız, pahalı salonlarda çalınsa da Erdoğan kombine bilet alsa da “san-at” halkındır ve her zaman muhaliftir.

Bunlar iktidarın cephesinde ve lakin bizim cephemizde “san -at” ve “san-at”çılık nasıl gidiyor? İnanın “daniskası” demeye dilim varmasa da “tezat” diyorum.

Günler zulmün hışmı ile geçerken, iktidar her damara kendince kan vermeye devam ediyor. Biz yerel seçimleri yeni yeni önemserken onlar muhtarları çoktan mühürlemişler. Biz bize bıçak çekmenin demokratik kılıfını ararken onlar iktidarı din, ırk, er, erkek semiyolojisi üzerinden, tek koltuğa, tek kelleye, tek boğaza bağlamışlar. Buradan çıkan şey; demek ki bu sistem karşıtı olan bizler ve sisteminde elbette sevmediği biz Kürtler, Aleviler, sosyalistler, emekçiler işsizler ve kim varsa kendi içimizde birliğe varamamışız. Alevi bir tabirle “vahdet-i vücut” olamamışız.

Günler bu denli barbar ve hunharca geçerken açlık grevlerinde “insanlık onurunu” yeniden terbiye ederken Leyla Güven ve diğer devrimciler, bizler belediyeler üzerinden hala çekişiyoruz. (Daha sonra yerel seçimlerle ile ilgili düşüncelerimi yazacağım)

Anmalar yapıyoruz; Seyid’i anıyoruz, 2 Temmuz yangınında dünyanın gözleri önünde faşizmin en net Alevi sanatçı kıyımını anıyoruz, Dersim, Maraş, Roboskî, Koçgiri, Zilan’ı anıyoruz. Sloganlar ile sahneyi eylem alanına çeviriyoruz. Ancak kayıpları çok anmaları bu denli bol olan coğrafyamızın “san-at”çıları, bütün hepsinin sonunda, kuliste pazarlık ile peşkeş çekiyor, Seyid’i, Hasret’i, Newroz’u, ve daha da niceleri.

„San-at” parasal karşılığa dönüştüğünde metadır sadece. Ve ticaretin ötesine geçmez. “San-at”çı ille lüks yaşamak zorunda değil, hatta Mozart çok lüks hayattan Dervişane bir yaşamı tercih etti. Reddetmenin adıdır da sanat. Bugünkü koşullarda meta ile zorunlu bir ilişkisi var insanın belki, ancak “san-at”ı büyük paralara çevirip şöhret için her şeyi reva görmek, palavrayı atıp sonra sıkıştırıp “anılanlar”ın “yüzü suyu hürmetine” binlerce Euro ile pazarlığa oturmak “san-at”la, duyarlılıkla alakalı değildir.

Seyid Rıza ve yoldaşlarını anarken pazarlığa oturan şahsiyetlerin idam sehpasında boyun eğmeyen Seyid’in sözlerinden ibret alması gerek.

Hayat bu denli sığ ve bu denli bıçaklanıyorken, bazıların bundan bile rant sağlaması irite ediyor insan yüreğini.

“San-at”ı salt hali ile nereye koyarsanız oradan yürür. Ancak halkın “san-at”ı, kaybolan dillerin, inançların ve haksızlığa uğramış kahramanların müziği, şiiri paraya pula gelmez. İradi “san-at” asla buna düşmez, bir omurgası vardır ki o da halktır. İktidar ve saray seviciliği ile okşanan, iğdiş edilen ne varsa tarihin arka kapısından çöpe atılır.

Yazarın diğer yazıları

    None Found