Sanatta iktidar ve benim dünyam

Sanat piyasası denilen bir piyasanın olduğunu bilirdim ama bir gün dönüp dolaşıp bana da dokunacağını hiç bilemezdim. Hayatımda hiç bu kadar temkinli hareket etmemiştim. Her yanı bataklık. İyiyi doğruyu, ilkelisini, piyasacısını ayırt etmek çok zor. Öyle bir ortam ki ben bu camiayı hiç tanımıyorum. Her taraf sahtelik kokuyor.

ZEHRA DOĞAN

Günlerdir yazmaya çalışıyorum ama tek bir kelime bile yazamadım. Benim için bir ifade biçimi olan sanatı ben genel bir değerlendirmeyle anlatamam. Bu yüzden, bu yazıyı yıllar yılı sanat okullarında konuştuğumuz kavramlara boğmadan, entelektüel seviyemi kanıtlarcasına cümle başı verilen referanslara ve onların pek kıymetli sözlerine yer vermeden düşüncelerimi yazmak istiyorum.

Yağmurlu bir Londra sabahı. Beyrut’tan yeni döndüm. Minik bir bahçeye bakan pencereye değen yağmurun ritmi eşliğinde konuşuyoruz gazeteci arkadaşımla. Ona Beyrut’taki gecenin gösterilerini anlatıyorum. Ödül alan iki gazeteci hariç herkes inanılmaz pahalı giyinmişti. Bambaşka bir dünyaydı ve ben bu dünyada kendimi hiç iyi hissetmedim. Ardından ödüller büyük gösteriler eşliğinde verildi. Ödüller savaş alanlarında çalışan ve mesleği nedeniyle tutuklananlara verilmişti. Sanki gerçek acı ve savaş dolu bir dünyada yaşayan gazetecileri bir anlığına bambaşka bir gezegene ışınlayıp ödüllerini verip geri göndermek üzere hazırlanmış bir gece gibiydi. Gecenin sonunda ise bambaşka bir an başladı, büyük şovlar eşliğinde açık artırmayla sanat eserleri satışa çıkarıldı. Zengin insanlar birbiriyle yarışmaya başladı, bir anda birkaç resim ve heykel binlerce dolara satılmış oldu. Orada aslında hiç birimiz o dev sahnede satışa sunulan resimleri tam olarak görmemiştik. Ama her nedense yine de göremedikleri o şeye sahip olmak için salya akıttı salondakiler. Ben bunları anlatırken, ”Sergi gezerken çok şeyi anlamıyorum” diyor arkadaşım. ”Ben de” diyorum. Yüzünde tuhaf bir şaşkınlık beliriyor. Bir süre sonra vedalaşıp dışarı çıkıyorum evden.

Birkaç günlüğüne Londra’dayım yine. Oldukça sıcak bir sanat çevresi var bu kentin. Anarşist ruhu hala yaşatan sanatçıların oluşturduğu sıcak bir ortam var. Ama yine de tepede başka bir sanat sınıfı hakim burada da, hatta en çok burada. İki büyük zıtlığın bir arada yürüdüğü yerdir Londra.

Sabahın erken vakti, bir sergiyi birlikte gezme sözüyle dünyanın en prestijli sanat akademilerinden Royal Academy of Arts’da akademisyen arkadaşımla buluşuyoruz bir kafede. Yoğun bir Avrupa sergi seyahatinden sonra bir süredir Londra’da o da. Arkadaşım dünyada birçok yerde sergi açmış ama Türkiye’den şu ana kadar hiç davet almamış. Dün İstanbul’dan bir küratörle konuşmuş, konu bana gelmiş. Ben de hiç davet almadım. Hoş ben de yanaşmadım zaten. Küratörün dostça tavsiyesini iletiyor: ”Çok doğrudan veriyor bağlamını. İşlerini kodlamayla yaparsa burada onunla çalışmak isteyen sanatçılar var.” İyi de kodlama nasıl yapılır? İçindeki derdi anlatmaktan çok, anlatımı dolambaçlı yollardan anlatıp, bir de altına usulünden cilalı bir kavramsal metin döşeyip mi sunayım? Bir de buna felsefik bir değer havası katıp ”ürünü” pazarlamam mı gerekiyor? Anlaşılmadığında ise ”siz anlamazsınız” mi diyeyim? Sanırım piyasa sanatçısı böyle doğuyor diye düşünüyorum bir an.

Ama baktığında kendine muhalif denen sanatçı da azımsanmayacak derecede. Bir ülkede kendine bu kadar çok ”muhalifim” diyen sanatçının olması demek, o ülkede devrimin kaçınılmaz olması demek değil midir? Ama manzara tam tersini söylüyor bize. Burada tuhaf giden bir şey var.

Şaşkına uğratan manzara…

Son zamanlarda Avrupa’da katıldığım birçok programda sözde muhalif diye tanıtılan Türkiye’den sanatçılarının ismini duyuyorum. Madem bu kadar muhalifler, nasıl olur da Türkiye’de bu kadar iyi bir yaşam sürebiliyorlar? Üstelik bu tip kişilerin sergilerinde hep konsoloslar, hükümetten siyasetçiler, içişleri bakanından, ticaret dünyasından birçok insan boy gösterebiliyor. Sadece bu manzara bile insanı şaşkına uğratıyor. Ya gerçekten onlar muhalif ve benim ülkem çok demokratik ya da onlar yalaka diğerleri de yalaka sevicisi.

Sanat piyasası denilen bir piyasanın olduğunu bilirdim ama bir gün dönüp dolaşıp bana da dokunacağını hiç bilemezdim. Hayatımda hiç bu kadar temkinli hareket etmemiştim. Her yanı bataklık. İyiyi doğruyu, ilkelisini, piyasacısını ayırt etmek çok zor. Öyle bir ortam ki ben bu camiayı hiç tanımıyorum. Kendimi bildim bileli resim yapan ben, hiç bu kadar yalnız olmamıştım. Her taraf sahtelik kokuyor. Yıllardır yaptığım sanata karşı ne oldu da kendimi bu kadar yabancı hissediyorum?

Bu gün bana sanatın ne demek olduğunu sorarsanız buna cevap veremem. Hiç kimse buna cevap vermek istemiyor gibi. Bunu söyleyecek cesareti kendinde bulamıyor kimse. Düşünün ki bir insan sanatın kendisi için ne demek olduğunu söyleyemesin. Bu tanrısal güç ve hiyerarşi nereden geliyor? Sanatı az buçuk değerlendirmeye kalkalım, sanırım hepimizde bir süreden sonra kem küm başlar. Nasıl da uhrevi bir kavram haline gelmiş sanat! Çok ünlü bir sanatçının eserlerini izlerken bir şey anlamadığımızda birilerinin bize birşey demesine de artık gerek yok, biz kendimizi hemen anlamaz olarak görmeye başlıyoruz. Eserin bizim için bir anlam ifade etmediği gerçekliğini bir türlü göremiyoruz. Hep suçu kendimizde arıyoruz. Tıpkı açlıktan kırılan insanların herkesten önce onların de kendini günahkar görüp sürekli günah çıkarması gibi.

Oysa insanın kendisi için bir ifade biçimi, bir hakikati arama yolu değil miydi sanat?

Bir sanat diktatörlüğü var! 

Birileri kimlere sanatçı diyeceğimize, hangi eserlere hayran kalmamamız gerektiğine, hangilerine milyonlar dökmemiz gerektiğine karar veriyor, oluşturdukları algı oyunlarıyla beğenimizi yönlendiriyorlar. Yani bir pazar oluşturuyorlar. Eserleri bir yatırım gibi görüyorlar. Eserlerin birçoğu evlerinde bir değil bankalarındaki kasalarında duruyor. Bir çoğunu kendileri bile görmüyor. Türkiye’de çok ünlü bir ailenin evine kuaförlüğe giden bir arkadaşım anlatmıştı, ”Kadın bir yandan saçlarını yaptırırken bir yandan da satışa sunulan resimleri takip edip hızlıca almak adına eserin yüzüne bile bakmadan üst üste alım yapıyordu. Satıştan sonra ‘paketi bozmadan depoya kaldırın’ diyordu. Bankasının deposunda kendinin bile bilmediği kadar çok eser varmış” demişti. Bir sanatçı için korkunç bir durum bu. Ellerinde parayı tutan bu insanlar köle pazarında köle alır gibi eser alıyorlar. Alırken kıstasları ise çok bilindik; sanatçının isminin olması, piyasasının olması. Genç ise piyasaya gelecek vaadediyor olması. Biraz şüphe varsa ona da çözüm var; koleksiyonerlerin çoğu kendisinden iş aldığı sanatçının değerini artırmak için sanat dergilerine para verip hakkında yazı yayınlatıyorlar. Bu kadar acımasız ve ruhsuz bir camiaya tamamen duyguya dayalı bir iş satan sanatçı için hayat aslında çok zor olmalı.

Daha geçen ay bir olay yaşadım. Amerika’nın en ünlü koleksiyonerlerinden bir mail aldım: ”Bana dosyanı ve fiyatını yolla!” Bunca çabanın böylesi bir maille hüsrana uğraması kadar kötü bir şey olamaz. Hakaretlerin en büyüğünü yapar bunlar. Bu koleksiyonerin 30 milyon dolarlık bir koleksiyonu varmış. Herhalde en az otuz bin kere ”fiyatın nedir” deme ukalalığını yapmıştır bu adam.

Lafı dolandırmaya gerek yok; bin yıllar öncesinde sanatın bu hale gelmesine neden olan tohumların nasıl atıldığı hikayesini hepimiz biliyoruz. Sadece yetenekli ya da deha sahibi bazılarının tekelinden çıkarak, insanlığın bir (boyutuna) çehresine dönüştüğünde, sanatın kendisi bambaşka bir hal alabiliyor oysa. Resmin, heykelin, müziğin, edebiyatın ve tüm diğer duygusal ifadelerin, rollerini güç sınıf ve cinsiyet hiyerarşilerinden arınmış bir toplumda yaşaması gerek.

En kötü şartlarda bile hayata karşı duyulan çok büyük bir aşk ve ruhsal yoğunluk benim için çok önemlidir. Bartol’un Alamut adlı romanında geçen şu cümlesi çok çarpıcıdır: ”Hiçbir şey doğru değil, herşey serbest”. Romanın bu cümlesindeki doktrinin maddi şeylere ve iktidara yöneldiğinde yok edici olan gücünü gösteriyor. Ancak bu doktrini ruh/düşünce dünyasına uygularsak, sonsuz bir deneyüstülük (transandans) alanı açıyor: Eğer hiçbir şey doğru değilse, araştırma sonsuzdur,. Çünkü bizim hayat süremiz ve bedenlerimizin sınırlarından öteye giden bir alanı açıyor bu ve hayal dünyasında her şey serbesttir.

O an akıldışı bir biçimde her şeyi öğrenmek istersiniz ve bana göre bu sanatsal işin yapım aşamasını başlatan şeydir.

Ben sıkça, sanat icra etmenin çok basit bir durum olduğunu söylüyorum. Ama bunu söylerken, bize sunulan yaratımdan uzak, milyonların harcandığı basitlikte işlerden söz etmiyorum. Aslında tüm bunlar yüzünden, sanatın piyasa haline gelmesi yüzünden sanat zorlaşıyor. Tüm bu deli saçması şeyler doğru değil. Benim basit dememdeki sebep, yaratımın uhrevi görmediğimdendir. Yaratım süreci çok özel bir süreçtir; kendini hissedersin, çizgilerle akarsın. Bir bağlamın, bir derdin vardır. Onu o yaratım sürecinde yaşayarak yaparsın. Ben başkaları beğensin diye iş yapmadım. Cezaevindeki işlerimin hepsi kendimi ifade etme çabamdı. Sadece bu, bu kadar basit, basit olduğu kadar kendi ve bu basitliği yaşamak için geçen uzun bir süreç. Düşünceleri serbest bırakmak zorlu bir süreçtir. Hepimiz kendimizdeki basitliği büyüdükçe yitiriyoruz. Her işin bir alıcısı, pazarlayanı ”bileni” var.

Peki nedir bizim bilmediğimiz şey? Kim biliyor? Biliyorsa ne yapıyor? 

Sanat dünyasında itaatkar bir ”sanatsever toplumu” yaratılmış gibi. Ünlü bir sanatçının işi kapış kapış gidiyor. Diyelim ki iyi bir sanat gerçekten rağbet görüyor,  acaba gerçekten ona iyi bakıyor muyuz, onu özümsüyor muyuz? Onu dinliyor ve kendimizi onda buluyor muyuz? Onu bir bağlama oturtuyor muyuz? Yoksa herkes aldı, sanatçı ilerde çok para edecek diye yatırım amaçlı mı alıyoruz eseri? O zaman sanatçının bir kuyumcudan ne farkı kaldı? İçimizdeki hayatın kendisinin sanat olduğunun basitliğini yitirdikçe zombileşiyoruz. Her alanda zombileştiriyorlar bizleri. Sanatın iktidarla benzer seyir göstermesi beni korkutuyor. Bu yüzden sanatımda eylemin olmasından yanayım ben.

Neyse ki bu kadar zorluğun içinden dik duran sanatçıların sayısı hala fazla. Bu günlerde Rast Tiyatrosu Sanat Yönetmeni Celil Toksöz’ün yönetiminde Giacomo Puccini’nin “Tosca” adlı operası Amed Şehir Tiyatrosu sanatçıları tarafından Amsterdam’da Kürtçe sahneleniyor. Kayyumdan dolayı sahneleri Amed’de sahnesiz kalan Amed Şehir Tiyatrosu sanatçıları, üç yıldır küçük bir sahnede durmadan çalışıyorlar. O sahneden dünyaya açıldılar şimdi. Söylenenler Kürtçe ama Kürtçe bilmeyen izleyici onları anlıyor, performanslarını, sanatlarını değerlendiriyor.

Arkadaşımla nihayet galeriye giriyoruz. Kürt ressamların işleri sergileniyor. Karanlık bir odada ise Khadija Baker’in bir videoartı gösteriliyor. Tekneye attığı ebru boyalarıyla suya durmadan bir şeyler yazıyor. Yazdıkları okunmuyor. Ne bir kalıcılığı var ne de yerini bulabiliyor yazdıkları. O yazdıkça renkler yeniden birleşiyor, yazdıkları aniden kayboluyor. Oturup dakikalarca bunu izliyorum. Hiçbir şey demeden ne de güzel demiş sevgili Khadja.

Yazarın diğer yazıları

    None Found