Sansüre ve devlet sinemasına hayır

If İstanbul Bağımsız Film Festivali’nde Son Şinitzel adlı film, eser işletme belgesi olmadığı gerekçesiyle programda alınmasına rağmen gösterilmedi. Artık her yıl bir festivalde mutlaka bir filmin bu gerekçeyle gösterilmemesine tanık oluyoruz. Ve bir sansür aracına dönüştürülen eser işletme belgesi mevzusunu bir festivalde bir yasaklama gerekçesine dönüşünce sinema camiası olarak bir süreliğine büyük bir hararetle tartışıyoruz, kabul edilemez buluyoruz, protesto ediyoruz, sonra mevzuyu yeni bir vakaya kadar gündemimizden çıkarıyoruz. 

Bu sansür mevzusu biz Kürdistanlı sinemacılar için yıllardır  ciddi bir baskı konusu. İlk kısa filmimi ve ilk belgeselimi dilleri Kürtçe olduğu için gösterecek hiç bir salon bulamamıştım ve en sonunda filmin dilinin Kürtçe olduğunu gizleyerek gösterim salonu kiralayabilmiştim. Filmin gösteriminden sonra başıma gelenleri anlatmıyorum. Aslında sadece Kürt sinemacılar için değil, tüm sanatçılar için hatta devletin, iktidarın çizdiği sınırlar dışında bir yaşam tasavvuru olan tüm insanlar için bu ülke bir sansür cehennemi olageldi hep. Bu sansür denen zıkkıma kendimi bildim bileli her işimde rast geliyorum. Sanırım hepimiz yaşamlarımız boyunca devlet denen örgütlü ceberrut yapının öyle ya da böyle sansürüne maruz kalan yaşamlar yaşadık. Devletle yaşamak böyle bir şey. Devlet bu, devletliğini yapacak. Bunda şaşılacak hiç bir şey yok. Şaşılacak olan şey devletin böyle birşey yapmasına şaşırmaktır. 

Barış İçin Sinemacılar Girişimi olarak da bu mevzuları sık sık tartışıyoruz. Fakat tartışılanlardan o anlaşılıyor ki henüz gerçekten devlet denen mekanizmanın ne olduğu, devlet desteği alarak ya da almayı umut ederek sinema yapmanın, sanat yapmanın imkansızlığının farkında değiliz. Devlet destekli yahut büyük sermaye guruplarının sponsorluğundaki festivaller bizim filmlerimizi paylaşabileceğimiz özgür alanlar değil. Devlet ve sermaye istediği zaman film üretme desteği koşullarını da üretilen bu filmlerin gösterilebilme koşullarını da kendi çıkarları doğrultusunda değiştirir, daraltır yahut genişletir. Bizler devlet ve sermayenin oyunun kurallarını belirlediği alanlarda film üretmeyi ve paylaşmayı esas alırsak devlet ve sermayenin kuralarına uymak zorunda kalırız. Sansür de devletin ve sermayenin  bu oyundaki en mızıkçı yüzüdür. 

Dolayısıyla iktidarın gerçekleştirdiği sansür hamleleri karşısında boykot v.b. verdiğimiz tepkiler, sansüre uğrayan film ve yönetmenle gerçekleştirdiğimiz dayanışma çok değerli olmasına rağmen asla tek başına bir işe yaramaz. Sadece sansür saldırısı karşısında tepki vermek suretiyle sinema üretme ve paylaşma koşullarımızı özgürleştiremeyiz. Sansür meselesinin, devlet fonlarıyla film yapmanın, sermaye destekli festivallerde film göstermenin çok ciddi yapısal meseleler olduğunu ve örgütlü bir yapıya ve dayanışmaya kavuşmadan, film üretmemizin ve sansür belasıyla baş etmemizin imkansız olduğunu görmek zorundayız. 

Kültür bakanlığının sinema destek fonundan destek alarak film yapmanın sorunlu olduğunu, iktidarın öyle ya da böyle bugün ya da yarın bu destek fonunu bir silah gibi kullanacağını, ürettiğimiz sinemayı ehlileştirmenin bir aracına dönüştüreceğini, bizi kendimize sansür uygular hale düşüreceğini görmek zorundayız. Yapacağımız tartışmaları güncel sansür girişimlerine tepki vermenin ötesinde daha yapısal olarak yürütmek zorundayız. Mesela belki beşerli onarlı üretme ve dayanışma grupları oluşturmak başlangıç için iyi olabilir. Bu gruplar daha sonra diğer guruplarla dayanışmaya ve ortaklaşmaya gidebilir. Ekip, ekipman, lojistik destek gibi şeyleri ortaklaştırma, gruba tahsis etme, gruptakilerin çekilecek filmlerini bir çekim takvimine bağlayarak tümünün üretimini birlikte planlama ve çekimleri birlikte gerçekleştirme, bu üretim gruplarının çalışma yöntemi olabilir. Yine alternatif festivaller ve film gösterme mekanları örgütlemeyi tartışmak gerekiyor. 

Yazarın diğer yazıları