Satıcı’dan gelen Oscar ve saygı duyulan İran

“İran sevgi dolu 

insanlardan oluşur.”

Bu başlığı Oscar için kesin gözüyle bakılmadan bir süre önce attım; o zaman Trump da yoktu, haliyle vize engeli de… Bir önceki Oscar’da huzurlu, mutlu ve gururlu bir Farhadi ismine bakıyorduk. Şimdi yine gururlu ama üzgün… Kendi gidemese de gönderdiği mesaj yine bu başlığa uygun: “İran’ın sevgi dolu insanlarına duyduğu saygıdan”, ödülünü almaya gitmedi yönetmen. Şimdi İran, filmin içeriğini ve toplumsal kabulünün tartışılmasını bir yana bıraktı, Farhadi’nin “milli ve saygılı ve kurallara uyan” tavrını kucaklamakla meşgul. Ruhani mesela, onur duydu tüm bunlardan…

Batı’nın İranlısı,Türkiye’nin ‘şehir Kürtleri’

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, başlıktaki sözü, bir önceki Oscar’ı alırken söylemişti. Şah rejimini yağmur bilip güneş sandıkları molla rejimine koşan halkın tesellisi olsun diye. Yanlış kararlar verilmiş olabilir ama hepsi sevgi dolu kalbin iyi niyetiyle… Nostaljik fotoğraflardan saçılan ve hep de kadının rahat giyim kuşamı, makyajı, sosyal hayat içinde görünür varlığı olarak gösterilen bir modern İran’dan, saçının birkaç teli görünüyor diye sokak ortasında muhafızlar tarafından coplanan kadının kapatıldığı İran’a hızla gidildi. Ama İranlının kalbi fesat değil, kandırılmışlıkla doldurulmuş bir iyilik yuvasıydı. Batı’nın İran’dan çıkan her şeyi mağaradan çıkmış ilk insan tadında karşılaması utanç verici. İnsana dair her kültürel kazanımı yoksullaştıran bir yanı var; yaralayıcı da… Türkiye’de “şehir Kürtlerinin” şehrini attığında şalvarlı, kaba saba, cahil, görgüsüz bir şey durduğuna duyulan kalın inanç gibi. Kaç üniversite okursa okusun, kaç memleket gezerse gezsin Kürt olmak kaba saba olmayı gerektiriyordur ya, İran için de öyle…

Neyse… Filmi 23 Kasım’da yazmışım. Oscar aldı diye büyük laflar etmeye gerek yok, ben filmin anlattığı üzerinden İran’a bakıp yargılamaya daha meyilliyim:

Satıcı’nın hikâyesi: Ortadaki ‘mesele’…

İşte son filmi Satıcı…

Emad ve karısı Rana, evlerinin aniden yıkılma tehlikesiyle arkadaşlarının evine taşınır. Yeni taşındıkları evde daha önceden kimin yaşadığını bilmezler ama komşuları pek de “iyi huylu” biri olduğuna hükmetmez eski kiracının. “Geleni gideni” çok olan biridir. Çocuğuyla beraber yaşar ama “kötü” kadındır. 

Rana, taşındığı hafta kendi evinde saldırıya uğrar. Tecavüz edilir. Ancak filmde bu olayın bir dili, ifadesi yok. Emad’ın bakışlarındaki İran bize bunu anlatıyor. Sonra o İran’ın peşine takılıp hafiye edasıyla suçluyu bulmaya çalışıyoruz, herkesten şüphelenerek. Ortada bir ahlak meselesi var. Kadın o kapıyı saldırgana nasıl açtı, önceden tanıyor muydu? Emad da dahil saldırıyı öğrenen hemen herkesin ilk tepkisi bu. Kadın kocasından başkasına kapıyı neden açtı? Mağduriyetleri alınlarında leke olmasın diye polise gidilmiyor. Susuyor herkes, susuyoruz hep beraber. İran’ın sevgi dolu insanlarını düşünüyoruz o sırada. Anadolu’nun binbir çiçekli ovalarını, başı karlı dağlarını ve akşamın inmesiyle bir kurda dönüşen her şeyi bilme suskunluğunu… Çocuklara gün geçtikçe fazlalaşan şiddeti, şiddetin bir kader olduğunu ve çocuğun hayattan bihaber yazgısının ç.k kafalı adamlar tarafından böbürlenerek çizildiğini…

İran’ın hâlleri:

Satıcı böyle öldü işte

Film boyunca İran’a dair haberlerden zihnimize kaydolan haller var: Sansür, yasak, kadının rolü… Emad, hem öğretmendir hem de Rana ile beraber tiyatrocu. Arthur Miller’in “Satıcının Ölümü” adlı oyununu hazırlıyorlar sahnelemeye. Günlük konuşmalar ve replikler birbirine dolanmış. Oyun hayatları, hayat oyunları olmuş, sahnedeler… Evlilik, iş, kıskançlık, intikam, toplumsal baskı, o baskının getirdiği kıyamet sessizlik ve yasalar ve o yasaların karşısındaki ahlaki çaresizlik… Filmin finali hepimizin finali. Onca yasağa ve sansüre rağmen Farhadi, filmi bu kadar evrenselleştirebildi. Çünkü İran’a dönmek var bir de, orada yaşamak ve beslenmek ve filme, senaryolarına uygun haller bulmak…

İran’ın içi sevgi dolu insanlarının o sevgiyi büyütme çabaları var. Kimseye dokunmadan, çizilmiş çerçevenin dışına taşmadan bir hayatın içinde başlayıp bitmek var. Ölüm budur işte. Tıpkı filmin finalinde olduğu gibi. Ne mi olur? Elbette “satıcı ölür”. Yumuşak ölür, ceset soğur hemencecik. Bir bıçakla, silahla değil; Oscar Wilde’ın dediği gibi “kiminin ters bakışından gelen ölüm” bir söze de iknadır artık.

Satıcı arabasını maviliklere sürdü hızla, gerçekten inandı bahar dallarıyla kendisini selamlayan ağaca, ötüşerek ona yol veren kuşlara, o hızlandıkça şarkısını daha da yüksek sesle söyleyen rüzgara… Satıcı böyle öldü işte. 

Yazarın diğer yazıları