Savaş ve uluslararası kamu hukuku

Avrupa’nın önde gelen siyaset teorisyenleri, bir zamandır, bir Avrupa fikrinden hareketle Avrupa’nın eleştirisini üretiyorlar. Agamben, Ranciere, Badiou, Zizek… Yaklaşık yedi sekiz yıl önce Agamben “kültürel değerlerimizi korumalıyız” ifadesinin bile içerdiği ekonomizmin eleştirisini yapıyordu. En nihayetinde ‘değer’ alınabilir, satılabilir olmaya dair, bir fiyatı olmaya dair içerimlere sahipti. Bu retoriğin düşüncenin kendisini ele geçirmesinden endişe ediyordu haklı olarak. Yine Ranciere sahih bir siyasallığı kemiren bir siyaset biçiminin eleştirisini üretiyor; yeniden ‘siyasal’ olana dönük bir çağrı yapıyordu. Zizek ise önce göçmen sorunundan, ardından Ukrayna krizinden hareketle geliştirdiği eleştirilerinde Avrupa’nın kendi mirasına bir ihanet içerisinde olduğunu belirtiyor ve son olarak da Rojava’ya yönelik Türk işgalinden hareketle bu eleştirilerini doruğuna çıkararak Avrupa’nın Avrupa olarak kalmak ya da bir Avrupistan’a dönüşmek arasında köklü bir tercihle yüz yüze olduğunu belirtiyordu (artık kulaklarımızda paslı bir yankılanmayla dönüp duran bir sesin sürekli “Biz kabile devleti değiliz” vurgusu yapıyor olması da bu ‘Avrupistan’ göstergesiyle ilgili bir boyut içeriyor elbette ve tam da bir kabile devleti olunduğu için sürekli dile geliyor bu).

Elbette bunu bir tarihin içerisinden söylüyordu Zizek de. “Avrupistan” sözcüğüyle işaret ettiği şey, ‘siyasal’ olanın terkiydi ve bu siyasal biçimin tarihi elbette Avrupa uluslararası kamu hukukunun oluşumunun da tarihiydi. Bu tarihin ilk kıpırtıları, kendisini, temelde bir savaş hukukunun inşası fikriyatı içerisinden ortaya koymuştu. Düşmanın kendisine her şeyin yapılabilir olduğu basit bir haydut (çağdaş terimle ‘terörist’) olmaktan çıkarak hukuksal bir statüye sahip bir varlık olarak tanınmasıyla atılmıştı bu kamu hukukunun temelleri. Elbette Avrupalı güçlerin kendileri dışındaki insanlarla (örneğin sömürgeler, Amerika yerlileri vs.) karşılaşmalarında bu türlü bir uluslararası kamu hukukunu gözetmedikleri vakıadandır; ama birbirleriyle ilişkilerini düzenleme işinde bu müstesna adımı atabilmiş olmaları da vakıadan. Zaten yine bu türlü karşılaşmaların içeriden eleştirilerinin de bir Avrupa ilkesinden hareketle gelişmesi yine bu Avrupa fikrinin anlamlı ve dizginleyici rolünü de ortaya koyuyor.

Bu Avrupa fikri, İngiliz burjuva devriminden başlayıp, Fransız İhtilalinden geçerek 1945 Birleşmiş Milletler Sözleşmesine ve Cenevre sözleşmesine doğru uzanarak, Maastrich Antlaşmasıyla da neredeyse birleşik bir kamu hukuku görünümü kazandı. Özellikle 45 sözleşmesi, sömürgelere kendi kaderlerini tayin hakkı tanımasıyla sömürgelerdeki direnişçi figürlerin de ‘hukuksal düşman’ ya da ‘meşru savaşan’ statüsü elde etmelerinin zeminini oluşturuyordu. Batının son 40-50 senede içine savrulduğu ‘terörle mücadele’ konsepti de bunun altını oyuyordu gerçekte ve oymaya da devam ediyor. Düşman önce ‘mutlak düşmana’ yani kesin olarak yok edilmesi gereken bir figüre dönüştürülürken, ardından mutlak düşman da ortadan kaybolarak, toplum imgeleminde insan-dışı bir yaratık biçiminde inşa edilerek ‘teröriste’ dönüştürüldü. Clausewitz’in ünlü formülünün değil ama bunun ters çevrilmiş halinin doğru olduğunu da ortaya koyarak gerçekleşti bunlar. Clausewitz “Savaş, barış zamanlarında politika adını verdiğimiz şeyin başka araçlarla sürdürülmesidir” diyordu. Oysa tanıklık ettiğimiz şey, aksine, barış dönemlerinde politika olarak adlandırılan şeyin savaşın başka araçlarla sürdürülmesi olduğunu söylüyor. Siyaset savaşı tekrarlıyor yapısal olarak.

Daha önce birkaç yazımda, Ortadoğu’da, bu türlü bir uluslararası kamu hukukunu gözeterek ve bu zeminde kalarak savaşan tek gücün Kürt güçleri olduğunu belirtmiştim. Avrupa’nın bile bunun bir hayli gerisine düşerek bir Avrupistan olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunun belirtildiği yazıların çıktığı bir dönemde bu zeminler daha da büyük bir önem kazanıyor; çünkü bir yandan da bütün dünyaya bir siyasal mirası hatırlatıyor ve dünyayı bu miras doğrultusunda sınanabilir bir yer haline getiriyor. Zizek’in basitçe bir ‘Kürtlere ihanet’ biçiminde değil de ‘kendi kendine ihanet’ biçiminde bir tarif geliştirilmesinin temelinde de bu miras ve bu sınanma duruyor. Kürt güçleri savaşın da bir hukukunun olabileceğini tüm dünyaya gösteriyorlar. Ve elbette buradan türeyecek olası siyasal imkânlara da işaret ederek.

Yazarın diğer yazıları