Seçimler ve Türkiye’nin dış politikası

31 Mart’ta yapılacak seçimler yaklaştıkça, AKP-MHP koalisyonunun dili ve davranışları da değişiyor. Geçen seçimlerle karşılaştırdığımızda, ortada bir seçim “havası” yok. İktidar sahiplerinde ciddi bir 7 Haziran sendromu gözlemlenirken, muhalefetin ve özellikle HDP’nin seçim stratejisi şimdiye dek doğru işledi ve 7 Haziran 2015 seçimlerindeki başarıyı tekrarlayacağını herkes kabul ediyor.

Ekonomi ve dış politika alanlarında ülkeyi “kriz” ortamına taşıyan AKP-MHP koalisyonunun sözcüleri hamaset politikalarıyla, tehdit ve kullanmaktan kaçınmadıkları nefret söylemi ile sonuç alabileceklerini hesaplıyorlar. Ayrımcılık ve nefret söylemi politikalarının özünü oluşturuyor. Toplumu kamplara bölmekten çekinmeyen, korku ve endişe yaratan davranışlarının uluslararası ilişkilerde de “para” edeceğini düşündüklerinden, aynı siyaseti dış politikada da gütmeye çalışıyorlar. Yerel seçimleri ülkeyi bekleyen ekonomik ve siyasi “krizlerin” üstünü örtmek için, en azından şimdilik, kullanmaktan kaçınmıyorlar. Gerçeklerden uzaklaştıkça, iktidarlarını “sağlama” alabileceklerini, iktidarlarını kaybetme korkularını tüm topluma yayarak, kazanabileceklerini hesap ediyorlar. Ama nafile… Türkiye demokrasi güçleri ve demokratik dinamikler “korku” duvarlarını çoktan aştılar.

1 Nisan’dan itibaren Türkiye’yi önemli ve zorlu bir süreç bekliyor olacak. Seçim sonuçlarına AKP-MHP ikilisinin yüklediği “anlam” ve Türkiye demokrasi güçlerinin “değişim” beklentileri, uluslararası alanda da dikkatle izleniyor.

Moskova, Suriye ve özellikle İdlib meselesi başta olmak üzere, S-400 silah sistemlerinin teslimi gibi önemli gündemler için seçimlerin geçmesini bekliyor. Astana Sürecinin bir sonu olarak, özellikle İdlib konusunda, Türkiye’nin “yavaş” kalması, Moskova’da endişelere yol açıyor. İdlib çevresindeki son günlerdeki hareketlilik Moskova’nın “sabrının” sonuna geldiğini gösteriyor. 1 Nisan’dan itibaren, 31 Mart seçimlerinin sonuçlarının ortaya çıkaracağı tablo, Moskova için “önem” taşıyor. AKP-MHP koalisyonunun olası “güç” kaybı dengeleri tümden değiştirebilir. Moskova 1 Nisan’ı bekliyor.

Washington ise “stratejik müttefiklik” ilişkisinden, adeta “kopuşa” doğru hızla ilerleyen Türkiye’nin, eski konumuna döndürülmesi için “çaba” harcıyor. Suriye’deki “çıkar çatışması” yetmezmiş gibi Rusya’dan alınan S-400’ler ve hiç hesapta olmayan Türkiye’nin Venezuela politikası, Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir kriz alanı ve ABD yeni yaptırımların gündeme gelebileceğini açıkladı bile. Kötü giden ilişkiler konusunda Washington “yaptırımların” yaratacağı etkileri gözlemliyor. 31 Mart seçimlerinin Washington tarafından da “yakından” izlendiğini söyleyebiliriz.

Ankara-Brüksel hattında da yüksek bir gerilimin olduğu biliniyor. Avrupa Parlamentosu, bu satırlar yazılırken, AP Türkiye Raportörü Kati Piri’nin hazırladığı Türkiye raporunu oylayacak. Önemli politik sonuçlar doğuracağı bilinen raporun AP tarafından onaylanması, Türkiye-AB ilişkilerini yeni bir aşamaya taşıyabilir. İngiltere’nin başarısız Brexit sürecine bakıldığında, Türkiye-AB ilişkilerinde bir “kopuşu” beklemek gerçekçi olmaz. AB’ye “girmekte” zor “çıkmakta” zor. AB’ye “tam üyelik” hedefi ile müzakere başlatan Türkiye ile bu kez müzakerelerin “durdurulmasının” taraflar açısından, sonuçlarının olacağını, Brexit sürecinin sancılı işleyişinden çıkarabiliriz. Nitekim dört yıldır toplanamayan Türkiye-AB Ortaklık Konseyi, 15 Mart’ta Brüksel’de, Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini başkanlığında toplanacak. Bu toplantının gündeminin son derece yoğun olduğunu tahmin edebiliriz. AP’nin alacağı karar ile “askıya alma ya da durdurmayı” önereceği Türkiye’nin üyelik süreci baş gündem maddelerinden biri olacak. Türkiye’nin çok arzuladığı “vize serbestîsi” ve durgunluk sürecine giren Türkiye ekonomisine can suyu olabilecek “Gümrük Birliği’nin güncellenmesi” talepleri de masada olacak. AB, ortaklık konseyi toplantısında, Kopenhag Siyasi Kriterlerini bir kez ve daha güçlü bir şekilde, Türkiye’ye hatırlatacağını söyleyebiliriz.

Ekonomi alanında da, özellikle büyüme, dış borçların yönetimi ve dış sermayenin “hızlı” çekilişi, seçim sonrası, içine girilen ekonomik kriz sarmalı sürecinden çıkışın çok zor olacağını önemli ekonomi otoriteleri yayınladıkları raporlarda dile getirmekteler.

Dış politika ve ekonomik ilişkilerinde “savrulan” ülkelerde, krizlerin “derinleşmesi” kaçınılmazdır. IMF’ye “borç” verenlerin bu savrulmayla IMF’nin kapısına dayanacağı gün gibi aşikâr. Seçim döneminde devlet kesesinden yaptıkları savurganlığın ve savrulmanın bedelini Türkiye halklarına ödetecekleri, nerdeyse “tekerrür eden” bir gerçek. Halklarımız bu gerçekliğin bilincinde olduklarını düşünüyorum. 31 Mart’ta ikinci bir 7 Haziran zaferi ile demokrasi ve özgürlükler mücadelesini, barış mücadelesine dönüştürebilecek koşulların ortaya çıkışı, 31 Mart yerel seçimlerinin en önemli sonucu olacaktır.

Yazarın diğer yazıları