Şeffaflığın şiddeti ve yetersiz zaman

Güler YILDIZ

Haftalardır çocukluğun mahrem belleğine devletli bir dille düzenlenen saldırıları takip ediyoruz. Bağımlısı olduğumuz ve küçük dünyamızı daha da sıkıştıran bir pencereden polisiye takipteyiz. Dizinin her bölümü istisnasız bir çocuk ölü bulunuyor; ya suda, ya yol kenarına atılmış, ya da gömülmüş…

Şimdi herkeste aynı soru: Ne oldu da arttı bu çocuk cinayetleri?

Artış anormal mi? Hep vardı da görmezden mi geliniyordu? Gündem o kadar sık ve hızlı değişiyor/ değiştiriliyor ki… Belki de burada hızı belirleyen yaşam ile ölüm arasında uzayıp kısalan mesafeler değil, hayattaki duruşumuzdur. Bir ekranın önünde nefesimizi tutmuş, acaba ne olacak derken, saniyeler içinde öldürülüyor çocuklar. Mahalle aralarında yüksek sesli tahminler… Kimse Leyla’nın 4 yaşındaki küçük bedeninin 11 günlük açlıktan öldüğüne ikna değil. Daha fazlası olmalı… Bunu söylerken dahi, aşırı enformasyonun etkisi altında, sonuca hiç etki etmeyecek tahminlerle günü devirip, ertesi gün 1,5 yaşından 38 yaşa kadar “kayıp” ilanlarına bakıp, diziyi daha heyecanlı kılmaya çalışan salak senaristlerin elinde oyuncak olmuşuz.

İnsan hayatı be bu, dedirtecek bir bam telimiz yok, kopmasını beklediğimiz. Bam’sız geldik bu dünyaya. Ve sinirleri alınmış, fazla ferah yaşıyoruz ördeğimizin içinde…

Bir düz yolda trenin 24 ölüden fazlasını geride bırakıp, sultanın arabasına gül yaprakları döktüklerinin ertesinde İstanbul sağanak yağmur falan diyor, memleketin başka bir yerinde sıcaklık nefes aldırtmıyor! Sultan ya da başkan ve adamları belli olmuş, terlikli-terliksiz irili ufaklı ne kadar diktatör varsa -ki hepsi bozuntu biçiminde ama -net oldukları tek konu, arkalarında bıraktıkları binlerce ölü ve kurumsal dil haline getirdikleri ötekilerden sıyrık ülkenin bekası!

Sosyal medyaya şöyle 10 saniyeliğine burnunuzu uzatıp kaçtığınızda sizi kalbinizden şiddetli bir ağrıyla yakalayan, hayatınızın rutinine yerleşen boktan bir hastalık gibi tüm bunlar. “Kapılar kapandı” demişti biri, seçimlerden küçük bir süre sonra: “Hala söyleyecek sözümüz var ama….” Tabi, olmalı. Yetecek zaman var mı? Sorusuna da mutlak bir yanıt sağlandıktan sonra. Kapılar kapandı’daki kesin değiştirilemezlik, söyleyecek sözümüz var’ı havada bıraksa da, zamanı genişletmenin yolunu düşünmekle geçirmeli insanlık. Daha iyi bir çözümü olana ise tüm kapılar açık…

Şeffaflığın şiddeti budur işte. Seni bir makine gibi düşünmeye, içinden ve dışından kurduğun tüm cümleleri bilmeye herkesin hakkı olduğuna bir tür ikna eder. Sosyal medya bunun panosudur; sabah akşam o panoya bu zorunlu şeffaflık talebi gereği kontrol etmeksizin çoğunu asıp dururuz. Fikir asarız biz, bazıları o fikirleri toplayıp işi adam asmacaya kadar götürür. İş bu ileri seviyeye gelmişken, bir tren kazasına ambulanstan önce yetişen adaletin yasağını, çocukları ve hayvanları zorbaca katleden tuhaf alışkanlığı, ‘devlet bak ağzımda dil var’ diye sokağa çıkanı döve döve içeri sokanı sorgulayamaz olursun. Bir makineden daha basit düzenekte olduğunu ispat için yaşama ve çalışmadır bunun adı. Fişin takılı olduğunda çalışan, fişin söküldüğünde susan… bazen sonsuza kadar…

Kırılgan gerçekliğin yarattığı kuşkunun mantığını sorgulayacağız daha bir süre.

Hele dışarı çıkıp distopyaya çitten bakanlar, içeride oldukları zamanı nasıl kavrayamadıklarını anlatadursunlar birbirlerine, her şey korkunç bir hızla benzemekte bir önceki geçen güne…

Bir analoji ile bitirelim, umut yerine:

“Tam eriyeceği anda alevini en yükseğe gönderen mum belki mükemmel bir analoji olur” demişti Saramago…

Mumu diriltecek ve ateşi başka mumlarla yüceltecek, aydınümünevver olması gerekmeyen öngörü sahibi sıradan insanların varlığına duyduğum özlem ve güvenle…

Yazarın diğer yazıları