Seîd bir Kürt değeridir

Kürtler sadece militarizmin hedefi değillerdir. Onların tarihi, edebiyatı, kitapları gazeteleri her şeyi sömürgeci sistemlerin hedefidir. Eğer biz Kürtler değerlerimize sahip çıkmazsak, sömürgeciler bu değerlerimize sahip çıkacaklardır. Bugün Seîdê Kurdî’ye sahip çıkıyorlar, onun eserlerini tahrif edip bize karşı kullanıyorlar. Geç olmadan değerlerimize sahip çıkalım.

YUSUF SERHAT FAİK

Seîdê Kurdî İkinci Abdulhamid’in zulmünü görmüş ve pratikte yaşamıştı. Bu durum onu İttihat ve Terakki ile ilişkiye girmesine neden olmuştu. Kürdistan’a telgraflar gönderip halkı Meşrutiyet’e sahip çıkmaya çağırıyordu. 23 Temmuz 1908’de 2. Meşrutiyet ilan edildi. Selanik’te 50’den fazla örgütün katılımıyla meşrutiyetin ilanı kutlandı. İttihad-ı Muhammedî Fırkası adına Seîdê Kurdî konuşmuştu. Dinleyiciler arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin 2 ve 3. Cumhurbaşkanı olan İnönü ve Bayar’da vardır. Kurdî’nin Selanik konuşmasından sonra İttihatçılarla ilişkisini daha güçlendirir. Ancak zamanla İttihatçıların ırkçı niyetlerinin farkına varan Seîdê Kurdî onlarla ilişkisini sonlandırır. Yapılan seçimleri kazanan İttihatçılar İstanbul’da bütün Kürt örgütleri ile gazetelerini kapatır.

31 Mart 1909 tarihinde gazeteci Hasan Fehmi’nin İttihatçılar tarafından öldürülmesi üzerine İttihatçıların politikasından memnun olmayan halk medrese öğrencileri ve bir kısım subay ayaklanır. İttihatçı subaylar, memurlar ve üyeleri öldürülür. Matbaaları yıkılır. Olaylar üzerine Mahmut Şevket Paşa öncülüğündeki Yıldırım Orduları Selanik’ten İstanbul’a gelerek başkaldırıyı bastırırlar. Volkan gazetesi kapatılır. İttihadı Muhamed üyeleri tutuklanır. Seîdê Kurdî de yakalananlar arasındadır. Örfi İdare Mahkemesi’ndeki savunmasında kendisini cinayetle suçlayan mahkemeye onbir gerekçe ile cevap verir.

Seîdê Kurdî’nin mahkemede yaptığı savunma özet olarak şöyledir: ‘’Ey Zabitler! Mert bir insan cinayete tenezzül etmez. Cinayetle suçlansa bile cezalandırılmaktan korkmaz. Haksız yere idam edilirsem şehadetim iki kat sevap kazanır. Hapiste kalırsam burası en rahat yerdir. Suçsuz yere ölmek zalim yaşamdan daha iyidir. Şimdi cinayetle suçlanmama gelince;

Birinci cinayetim: Meşrutiyet ilan edildiğinde başvezir vasıtasıyla Kürt halkına 50-60 telgraf çektim. İçeriğinde ‘Meşrutiyet ve Anayasa adaletin emri ve şeriatın işidir onu muhafaza edin’ dedim. Çünkü İstibdat’ta çok zülüm gördük. Telgrafın cevapları olumlu geldi. Böylece Kürtleri sıkı tembih ettim. Ben cinayet işledim.

İkinci cinayetim: Beyazıt, Fatih, Ayasofya ve Süleymaniye’de halkı Meşrutiyet konusunda uyandırdım. Onlara izah ettim. Ben cinayet işledim.

Üçüncü cinayetim: İstanbul’da binlerce hamal Kürt var. Hamaldırlar saf ve temizdirler; onları üğfal edip Kürtleri lekemelerinden korktum. Bu nedenle onların arasında gezdim. Onlara Meşrutiyetin adalet ve şeriat olduğunu, istibdatın zulüm ve zorbalık olduğunu anlattım. Padişah peygamberin yolundan yürürse ona itaat edeceğiz; zulüm, sıradan bir Kürt olarak padişahta olsa hayduttur dedim. Hamallar Avrupa’yı boykot ediyorlardı ben o zaman onların heyecanlarını ve keşmekeşliklerini ikna yolu ile giderdim. Ben cinayet işledim.

Dördüncü cinayetim: Ben sıradan bir Kürdüm. Ulemaların görevini üzerime aldım cinayet işledim.

Beşinci cinayetim: Gazeteciler iki kısmdır muteberler ve şeref ve haysiyetten yoksun olanlar. İslam ahlakına hakaret ettiler. Ben cahil ve bedevi bir Kürdüm onlara cevap verdim. Ben cinayet işledim.

Altıncı cinayetim: Toplantılarda insanların galeyana geldiklerini gördüm. Korktum, -ki halk siyasete bulaşsın asayişi ihlal etsin. Münasip lisanla Kürt talebeleri teskin ettim. Ben cinayet işledim.

Yedinci cinayetim: Ben duydum ki “İtihadi Muhammediye isimli bir cemiyet kurulmuş. Çok ağır bir isim ve geniş bir platformdu. Yanlış işler yapmalarından korktum, aralarına girdim. Sıradan bir Kürt’tüm Ayan ve Meclisin görevini üstlendim. Cinayet işledim.

Sekizinci cinayetim: Ben askerin siyasete girdiğini işittim. Yeniçeri olayı aklıma geldi. Ben askerlerin cemiyette çok önemli bir yeri olduğunu yazdım. Onları önlemeye çalıştım. Ben sıradan bir ulema çırağıyım ulemaların işine karıştım. Cinayet işledim.

Dokuzuncu cinayetim: 31 Mart’ı uzaktan 3-4 dakika izledim. Baktım ki her renk var şeriat kelimesini binde bir vardı; nasihat tesir etmezdi. Öyle olmasaydı her zaman olduğu gibi müdahale ederdim. İnsanlar çoktu, Kürtler saf yürekli ve gafil idiler. Gittim onların yiğitliklerini ve hissiyatlarını söndürdüm. Cinayet işledim.

Onuncu cinayetim: Ben Cuma günü ulemalar ile birlikte harbiye nazırlığına gittim. Tesirli sözlerle askerleri itaat etmeye başardım. O kadar önemli alimler vardı, ben onların görevlerini üstlendim. Ben cinayet işledim.

Onbirinci cinayetim: Ben Kürdistan’da Kürtlerin perişan halini görüyordum. Anladım ki Kürtlerin selametini ilim ve fen’de gördüm ki insanlık onu meydana getirmiş.

Bu fen ilminin kaynağının harabe edilmemişti. Kürtlerin iradesi alimlerin elinde idi. Bu nedenle İstanbula geldim. Bugün tahttan indirilmiş olan Abdülhamid’e ulaşmaya çalıştım. Sultan ise benim fikrimi ve yolumu maaş ile susturmak istedi. Ben kabul etmedim. Milletimin ismini lekelemedim. Aklımı, özgürlüğümü feda ettim.

Onun önünde başımı eğmedim. Bir buçuk yıldan beridir Kürt dili ile eğitim için çalışıyorum. Bütün İstanbul bunu biliyor. Bir hamal çocuğuydum elimde o kadar imkan vardı, ben kendimi hamal çocukluğundan çıkarmadım. Ben Kürdistan’ın yüksek dağlarını milletim için terk ettim; millet için tımarhaneye, hapishaneye girdim ve Meşrutiyet döneminde de yine hapishanede işkence altındayım. Biz Kürdüz. Kandırılırız, fakat yaşam için yalan söylemeyiz. Çünkü biliyoruz ki doğru yol hileleri terk etmektir.’’

Bu savunma dört saat devam eder. Mahkeme, Seîdê Kurdî ve 15 İttihadı Muhammediye üyesini salıverir. Mahkeme heyetine teşekkür etmezler “zalimler için yaşasın cehennem” sloganını atarlar. Topluca Sultanahmet camine gidip namaz kılarlar. Camiye giderken yine aynı sloganı atarlar.

İstanbul’dan ayrılış

İki yılını büyük bir mücadele içerisinde tımarhanede, hapishanede, Kürt hamalların arasında, İttihat Terakki saflarında istibdata karşı savaşmakla geçiren Seîdê Kurdî selameti yine Kürdistan’a, Kürdistan’ın dağlarına gitmekte bulur. Ayrılmadan önce İstanbul’a veda risalesini kaleme alır ve  şunları yazar:

“Ey büyük İstanbul. Ben kardeşliği ve eşitliği istibdat döneminde tımarhanede, Meşrutiyette ise hapishane de gördüm. Gelinlik elbise giyen ve saçları beyaz ihtiyar kadın Allahaısmarladık. Ben senden usandım. Sen zehir katılmış balsın. Sen medeniyet elbisesini giymiş bir vahşisin. Senin yüzünde ne kadar medeniyet varsa, hal ve hareketinde de o kadar nifak, sefahat, garaz vardır. Bende dünyaya geldiğime pişmanım. Seni ne kadar hatırlarsam o kadar ikiyüzlü kelimeler aklıma geliyor.

Evet medeniyet bu kadar haysiyet kırıcı, iftira, nifakçılık, yalan sözler, insanı kandırma ise buna saadet sarayı diyorlar. Bu saray yılanların ve akreplerin yuvaları vardır. Ben Kürdistan’ın mutlak özgürlük alanı olan dağlarında, bedevi çadırlarında, vahşet içinde yaşamayı tercih ediyorum. Evet ben burada Kürdistan dağlarındaki özgür düşünceyi, özgür konuşmayı, iyiniyet ve huzurun hakim olduğu ortamı bulamadım.

Bildiğim kadarıyla yazarlar ahlaksızdır. Gazeteciler milleti terbiye ediyorlar. Eğer ahlak buysa, kamuoyu bu kadar karmaşa içinde şahit olun ki ben aralarında değilim. Kürdistan’ın yüksek dağlarından birisi olan “Başid”daki ay, güneş, yıldızlar ve ağaçları gazetelere tercih ediyorum.’’ (Divan-a Harb-i Örfi shf:28-29 Tenvir yayınları İstanbul).

Bu kitabın sonunda da  Seîdê Kurdî yine Kürtlere hitap eder: “Ey cengaverlik devri Asurlar ve Keldaniler döneminde en önde savaşan aslan Kürtler! Uykudan uyanın. Beşyüz yıldır uyuyorsunuz. Eğer uyanmazsanız vahşet sahrasında vahşet ve gaflet sizleri boğacaktır. Nasıl atom birbirini çekiyorsa sizde bir arada kaynaşın, ulusal ve halkçı bir kuvvet olun. Büyük bir toplum olarak top gibi geri dönün. Sipan ve Agirî dağı gibi özgür ayaklarınızın üzerinde durun. Eğer kulların nefis ve esaretinin altında kalırsanız kimseden hak istemeyin sırtınızı özgürlüğe dayayın. Sizin gibi gafil ve parçalanmış milletler mazinin çukurunda inliyorlar. Fakirlik ve cehaletin hücümlarının üzerine fen, hüner ve silahlı mücadele ile gidin. İlerleyin. Arş!”

Seîde Kurdî Kürt dilinin önemine de vurgu yapar. Toplumculuğu savunur. Keşmekeşliğin sebebini herkesin kendi menfaatını korumasında, ağalık yapmasında bulur. Milli dil kıyafetini giyen kimse ne derse desin hoş görünür. Buna örnek olarak hemşehrisi Kürt aydınlanmasının öncülerinden olan Bitlisli Xelil Xeyaliyi Mutki’yi gösterir. Çünkü Xelil Heyali Kürt alfabesi ve gramerinin ortaya çıkarılmasında gayret göstermiştir.’’

Seîde Kurdî tahliye edildikten iki ay sonra Batum üzerinden Kürdistan’a döner. Halkın arasında dolaşıp onların dertlerini dinler. Urfa üzerinden Şam’a giderek Emevi camisinde hutbe okur. Yaklaşık onbin insan kendisini dinler Şam’dan sonra Beyrut üzerinden İstanbula gelir. Sultan Reşat Rumeliyi ziyaret ederken kendisi de delege olarak yanındadır. Kosova’da fırsat bulunca ona Medresetüz Zehra hakkında brifing verir, onu ikna eder 150 bin liralık tahsisat çıkartır. Bin altınını alarak Van gölü kıyısında Medresetüz Zehra için arazi alır. Daha sonra Balkan Savaşı patlak verince bu proje Osmanlı hükümeti tarafından durdurulur.

1916 yılında Rus orduları Bitlis’e kadar gelir. Rus ordusuna karşı Kürt suvari birliklerinin önünde savaşır. Rus birliklerine karşı savaşırken yaralanır ve A. Rahim Zapsu ile Burdur’a sürgün edilir. Sibirya’ya gönderilir. Burada Kostumar kampında birbuçuk yıl esir kalır. Sibirya’dan kaçarak İstanbul’a döner, kendisini Ankara’ya meclise davet ederler. Kabul etmez. 1922-23 yıllarında kendisini yine eski Van valisi Tahsin bey aracılığı ile Ankara’ya çağırırlar. Kendisine üçyüz lira maaş ve Diyanet Başkanlığı teklif edilir. Öneriyi kabul etmez ve 1923 yılında Van’a döner, Erek dağında inzivaya çekilir. Burada itikat meselesi konusunda araştırma yapmak konusunda karar verir. Kimilerine göre ikinci Seîd, kimilerine göre “Yeni Seîd” dönemi başlar.

1925 Kürt ulusal hareketinin başlamasında önce Şeyh Seîd Efendi ile Seîdê Kurdî Erzurum’da bir hafta beraber kalıp görüş alışverişinde bulunurlar. (M.Sıdık Şeyhanzade Nurculuğun Tarihi shf: 175-177) 21 Mart 1925 günü tekrar Diyarbakır’da buluşmak üzere ayrılıyorlar. Ancak 13 Şubat 1925 günü Piran’da erken doğum yaptırılır. Her iki Seîd tekrar biraraya gelemiyorlar. Hareket bastırılınca potansiyel tehlike olarak görülen Seîdê Kurdî inzivaya çekildiği Erek dağındaki mağarasından alınıp ilk önce İstanbul’a sonra İzmir üzerinde Burdur’a götürülür. Burdur’a gelmesi ile birlikte etrafında insanların kümelenmesi, Kürdistan’dan Burdur’a sürgün edilenlerle ilişkilenmesi üzerine bu sefer İsparta’nın Eğridir ilçesine bağlı Barla köyüne sürgün edilir. Barla Risalelerini yazmaya başladığı yerdir. 1934 yılında Barla’daki eylemlerden rahatsız olan kemalist iktidar Barla’ya baskın yapar. 120 talebesi ile birlikte Eskişehir cezaevine konulur. Yargılama sonunda bir yıl ceza alır ve Kastamonu’ya sürgün edilir.

1944 yılına kadar Kastamonu’nda kalır. Sekiz yıl sonra bu kez Denizli’ye sürgün edilir. Kısa bir müddet sonra bu defa Seîd talebeleri ile birlikte Denizli cezaevindedir. Mahkemece tahliye edildikten sonra onu Afyon Emirdağ’a sürgün ederler. Emirdağ’daki sürgünlüğü zülüm, zor, tehdit ve zehirlenme ile geçer. Burada kendisini zehirlerler.

1948 yılında Afyon hapishanesindedir. Afyon ağır ceza mahkemesindeki yargılaması sonucunda iki yıl ceza alır. Karar Yargıtay tarafından bozulur.

Mahkemede söz alan Seîdê Kurdî şöyler der: ”Bir önceki mahkeme benim hakkımda hiçbir delil olmamasına karşın Kürt olduğum için bana iki yıl ceza verdi. Ben ülkemi ve milletimi terk edip İslamiyet ve dindar Türkler için canımı feda etmişim. 50 yıldır ırkçılığa karşı mücadele ediyorum. Şimdi Afyon mahkemesi de beni bu adamın damarlarında Kürtlük vardır diye yargılıyor. Böylece bizi zarara uğratmış oluyorlar. Biz hakkımızı mahkeme-i Kübra’da sizlerden alacağız.”

Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile birlikte çıkartılan genel af ile hakkındaki bütün davalar düşer. Ancak TC mahkemelerinin onu suçlamaları bitmez. 1952 yılında yazdığı “Gençlik Risalesi” nedeniyle bu kez İstanbul’da yargılanmaya başlar. İstanbul’daki davası devam ederken Samsun’da da hakkında dava açılır. Ancak artık gezebilmektedir. İnsanlarla ilişkilerini geliştirmektedir. Bu dönemde Ankara’ya gitmek için yola çıkar. Gölbaşında arabası durdurulur. Polis memuru A. Kadir onun ilerlemesine izin vermez. Arabasından inen Seîdê Kurdî ‘Şex Geylani niçin önümü kesiyorsun’ der. Polis şaşkındır. Benim ismimi nerden biliyor diye düşünür. Sonra ‘ben emir kuluyum, emir hükümet’ten geldi, der. Bunun üzerine Kurdî ‘madem ki senin ismin A. Kadir çocuklarının hatrı için geri dönüyorum’ der. Ankara ve Konya seyahatleri sonrası, DP iktidarı onu radyo kanalı ile Emirdağ’a geri dönmesini tebliğ eder.

Ölümü

Seîdê Kurdî hastalanır. Ömrünün son demlerinin olduğunun farkındadır. Talebelerine bir araba temin edin memleketime gideceğim der. Hemen bir araba temin edilir, arabanın plakası çamurla sıvanır ve yola koyulunur. Onun Kürdistan’a doğru gittiğini öğrenen DP iktidarının İçişleri Bakanı Namık Gedik Seîdê Kurdî’nin Kürdistan’a ulaşmaması için her türlü hile ve tedbire başvurmasına rağmen Urfa’ya ulaşır. İpek Palas oteline yerleşir. Hastadır, ateşi düşmemektedir. Avukat Faik Bucak kendisini ziyaret eder. Gözlerini açtığında Kürtçe sorar “Lave min ez li kume…” Faik Bucak, ”Seyda tu hatiye Riha’ye Tu li welatê xweyeê’’ der. Bunun üzerine Seîd derin bir ‘ohh’ çekerek, ”Çok şükür yarabbim toprağıma vasıl oldum” der. Otuzbeş yıllık hasreti sona ermiştir. Emniyet güçleri otele gelerek kendisine “Sürgün yerine gideceksin” derler. “Ben hastayım üstlerinize söyleyin beni rahat bıraksınlar” der. Durum Ankara’ya bildirilir. Namık Gedik, ”Ne ile olursa olsun Isparta’ya geri götürün” der. Ancak talebeleri ve Avukat Faik Bucak,  Avukat Kemal Badıllı otelin etrafını çembere alırlar. Direniş sonucu DP iktidarı geri adım atmak zorunda kalır. 23 Mart 1960 günü  Seîdê Kurdî’nin 85 yıllık tımarhane, hapis, sürgün süreci sona erer. Rabbı’na kavuşmuştur.

Kendisi için büyük bir tören yapılır. İbrahim Halil Dergahında toprağa verilir. Faik Bucak, Sulh hakimliğine müracaat ederek terekesini tespit ettirir. Terekesinde bir mısbah (dişlerini temizlemek için), iki mendil, bir çorap, iç çamaşırı, iki fanile, bir entari 7.5 TL para vardı.

Onu 70 yıl rahat bırakmayan devlet 27 Mayıs cuntasının emri mezarından çıkartıp bilinmeyen bir yerde defin etti yada denize attı. Kardeşi A.Mecid Ünlükul’un Konya’dan alıp Urfa’ya getirip zorla ağzından bir muvafakatname alıp, imza ettirip onun cesedini 13 Temmuz günü başka bir yere naklettiler. Bu hadisenin üzerinden 59 yıl geçti ancak halen aydınlığa kavuşturulamadı. Tıpkı Şeyh Seîd ve arkadaşlarının defn edildiği yerin aydınlığa kavuşturulamadığı gibi.

Sonuç:

Biz Kürtler tarih boyunca içimizden çıkmış değerli insanlarımıza sahip çıkmamışız. Onların değerini anlamamışız. Kürtlerin içerisinde Seîdê Kurdî gibi çok değerler çıkmıştır. İçimizden çıkmış tarihi kişiler, edebiyatçılar, sanatçılar hakkında araştırma yapmalıyız. Rohat Alakom’un dediği gibi Seîdê Kurdî unutulmuşun hikayesidir. Biz bugüne kadar onu kemalistlerin, sahte islamcıların Türkiyeli solcuların kalemi ile tanımışız. Biz insanlarımızı yaşadığı zaman ve koşulara göre değerlendiremiyoruz. Evet Seîdê Kurdî bütün müslümanların bir İslam cumhuriyetinin gölgesinde yaşamasını ve Kürtlerin de bu çadırın altında bir yerinin olmasını istiyordu. Ancak İslami hareketler Ortadoğu’da bu konağa gelmemiştir. İslamın önde gelen filozoflarından Mısırlı Hasan El Benna dünyadaki bütün müslüman ulusların sorunlarını görmüş ancak Kürtlere gözünü kapatmıştır. Türk Müslümanlar Filistin sorununu görmüş ama Kürt sorununa gözünü kapatmıştır. Kürt sorununu görmemelerini bir tarafa bırakalım, Risali-i Nur kulliyatında ne kadar Kürt ve Kürdistan kelimesi varsa bunları çıkarıp yerine Türk, Anadolu kelimelerini koymuşlardır.

Kürtler sadece militarizmin hedefi değillerdir. Onların tarihi, edebiyatı, kitapları gazeteleri herşeyi sömürgeci sistemlerin hedefidir. Eğer biz Kürtler değerlerimize sahip çıkmazsak, sömürgeciler bu değerlerimize sahip çıkacaklardır. Bugün Seîdê Kurdî’ye sahip çıkıyorlar, onun eserlerini tahrif edip bize karşı kullanıyorlar. Torunlarımız, değerlerimizi sömürgecilerin kalemlerinden tanıyacaklardır. Bizler bu durumu tersine çevirmeliyiz. Ayağa kalkın, eğitilin, okuyun, araştırma yapın.tarihinize, dilinize, edebiyatınıza, değerlerinize sahip çıkın. Geç kalmak zillettir, köleliktir, ölümdür.

***

Kaynakça:

1- Divan-ı Harb-i Örfi B.S.Kurdî tenvir yayınları

2-Tarihçe-i Hayat A.Rahman Nursi-Müküslü Hamza Tenvir yay.

3-Nurculuğun Tarihçesi M.Sıddık Şeyhanzade Tenvir Yayınları

4-Said-i Kurdî Unutulmuşluğun Hikayesi Fırat yayınları.

5-İttihat Terrakki ve Kürtler Naci Kutlay-Stockholm

6-21.yy Kürtler Naci Kutlay Peri yayınları

7- Hatıratım Musa Anter Doz yayınları.

8- F.Gülen ve Said-i Kurdî Gerçeği Roni Alasor-Brüksel

9-Prof Dr Yehezkel Landeu- Nuriye Akman rüportajı Zaman gaze-

tesi-1.11.2004.

10- Bediüzzaman’ın amacı Kürdistan mıydı? Ömer Polat-İslam Org.

Yazarın diğer yazıları

    None Found