Seîdê Kurdî ve Kürtlük

 “Ben Kürdistan dağlarında büyüdüm. Beni Kürdistan terazisi ile tartın, İstanbul terazisi ile değil…”

”Ey Kürtler! Aklımı feda ettim; tımarhaneyi kabul ettim ama özgürlüğümü terk etmedim…”

YUSUF SERHAT FAİK

Kürdistan medreseleri birçok alim, filozof, şair, yazar ve yurtsever insanlar yetiştirmiştir. Bunlardan tanınmış ve değerlilerden biri de Melê Seîdê Kurdî’dir. Onun büyüklüğü dünya tarafından tanınması ve eserlerinin birçok dile çevrilmesinden gelir. Yahudi Profesör Yehezkel Landau onun için şöyle diyor: “En hoşuma giden yanı Saidi Nursi’nin modern bilimler ile asırlık irfan ve hikmet öğretilerini sentezlemesi. Kelimelerle resimler çiziyor. Muhteşem bir yazar. İnsanların sağ beyinlerindeki bilgeliği uyandırıyor. Aynı zamanda sol beyinleri de aktive ediyor. Bana göre bu otantik ve bütünsel din yaklaşımıdır. Sanatçı olarak iyi bir hikayeci ve aynı zamanda çok inançlı, sosyal bir lider, bir eğitmen.” Araştırmacılar Seîdê Kurdî’nin doktrini üzerine birçok araştırma yapmışlar, onu methetmişler. Biz Kürtler ise halen Kürtlerin içerisinden çıkmış değerlerimizi tanımıyoruz, onları araştırmıyoruz. Bu da biz Kürtlerin toplumsal bir sorunudur.

Yaşamı

Melê Seîdê Kurdî Hicri 1293 Miladi 1873 yılında Bedlis’in Hîzan ilçesinin Siparitê nahiyesinin Nurs köyünde dünyaya geldi. Ailesi Nurs köyüne Cizre’den gelmiştir. Annesinin ismi Nuriye’dir (Nure). Annesi ”ben Seidê abdestsiz süt vermedim” demiştir. Babası Sofi Mîrze’dir. Sofi Mîrze hayvanlarını otlatmaktan getirirken onların ağızlarını yabancıların otlarını yememesi için bağlardı. Nure ve Sofi Mîrza’nın üç kız, dört erkek yedi çocukları olmuştu. Bedîûzaman 9 yaşına kadar kardeşi Abdullah’ın yanında eğitim gördü. 9 yaşından sonra Kürdistan’ın ünlü medreselerinden Tax köyündeki medreseye gitti. Burada çok kalmadan tekrar Nurs’a dönerek kardeşinin yanında eğitimine devam etti. Bir müddet sonra Nurs’dan ayrılarak Pîrmiz köyüne Xizan şeyhlerinin yanına gitti. Kavgacı bir mizaca sahip olan Seîdê Kurdî talebelerle kavgaya tutuşur. Şeyh’in huzuruna çıkıp “Şeyhim talebelerine söyle benim üzerime hepsi birden gelmesin, ikişer ikişer gelsinler” der. Bir gün yine kardeşi Abdullah ile münakaşa eder; Ş. M. Emin kendisine “ağabeyinle niye münakaşa ediyorsun” der. Bunun üzerine Seîdê, “Seyda bende, sende bu medresede öğrenciyiz. Sen bana müdahale edemezsin” der ve Nurs’u bir daha terk ederek Norşin’e gider. Daha sonra Müküs’a (Bahçesaray) Mîr Hüseyin Veli’nin yanına gider. Burada eğitim görürken arada bir Bazid’a (Doğubeyazıt) Şex Mihemed Celaleddin’in yanına giderek ondan ders alır. Bazid’de bulunduğu sıralarda sık sık Melê Ehmedê Xanê’nin mezarını ziyaret eder. Bazılarına göre M. Seîd Kurdî yurtseverliğini Bazid’de bulunduğu sıralarda Ehmedê Xanê’nin Mem û Zin ve Nûbehara Biçûkan adlı kitaplarını okuyarak kazanmıştır.

Bazid’de “Melê Cami” kitabını ve birçok ilmi eserleri okur ve Şex Celaleddin’den icazet alır.

Üç ay sonra Nurs’a geri döndüğünde ağabeyi M.Evdillah kendisine ne sorarsa cevabını alır. Seîd ağabeyine ‘’bu yıl 80 kitap okudum’’ deyince, ağabeyi şaşırır, odanın kapısını kapatıp ondan ders almaya başlar. İnsanlar kendisinden sorarlar sen niye böyle yapıyorsun? Onlara, “Ona nazar değmesin diye kapıyı kapatıyorum”der.

Merhum Mihemed Sıdık Şexanzade Nurculuğun Tarihi kitabında şöyle der: “Ben İlahiyat’ta okurken Arapça derslerimize giren Kasapoğlu soyadlı Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi fötürlü kemalist birisi vardı. Başından geçen olayı şöyle anlatırdı; yıl 1926 Ezher’den mezun olmuş memleketim Burdur’a dönmüştüm. Burdur’da dolaşırken bir fısıltıdır gidiyor, meşhur bir Kürt hocadan bahsediyorlar. Nereye gitsem ondan konuşuyorlar. Yanımda bir Arapça şiir vardı, ibaresi o kadar grift- iki bunu Ezher’den profesörler okuduğu zaman dahi yanlışlık yapıyorlardı. Elime bir fırsat düştü, çünkü milli gururuma dokunmuştu, bir gideyim de onu milletin içinde mahçup edeyim dedim. Kalabalık bir topluluk içerisinde oturmuş sohbet ediyordu. Selam verdim, Ezher mezunu olduğumu söyleyip cebimden şiiri çıkarıp hele bir şunu oku dedim. Kağıdı alıp içinden okumaya başladı. ‘Sesli oku’ dedim. ‘Acele etme sesli okurum’  dedi ve kağıdı bana uzattı. Şimdi takip et bakalım yanlışımı bulacak mısın dedi ve okumaya başladı. Vallahi başından sonuna kadar hata yapmadan ezbere okudu. Bana Arapça tefsirli İşaretül icaz adlı kitabını verdi. Mahçup olarak kalktım eve gittim.” (Nurculuğun tarihçesi shf:36-37)

Kemalist bir profesör Seîdê Kurdî’yi böyle meth ediyor.

Bir gece rüyasında A. Kadir Geylani’yi görür; “Git Cizre’de Miaşiretinin resisi Mistefa var onu gör. Halka zülüm ediyor, namaz kılmıyor. Onu gör ve ikaz et. Eğer yola gelmezse cezasını ver” der. Uyanınca hemen Cizre’ye gider. Çadırına girer Mistefa yoktur. Biraz sonra Mistefa bey gelir herkes ayağa kalkar. O yerinden kalkmaz ve ayak ayak üstüne atarak oturur. Mistefa bu durumdan etkilenir kim olduğunu sorar.

Melê Meşhur’dur derler. Mistefa sorar ‘’sen niye ben gelince ayağa kalkmadın ayak ayak üstüne atıp oturdun.’’ Seîd, ”seni halka zülüm etmemek için uyarmaya geldim. Sen doğru yola gelmezsen seni öldüreceğim”der. Mistefa bey çadırda asılı kılıcı göstererek ”bu kılıçla mı” der. Seîd cevap verir; “hayır kılıçla değil elimle”. Bu söz üzerine Mistefa bey benim çok alim ulemalarım var onlarla yarışacaksın. Onları yenersen dediğini yaparım.Yoksa seni nehre atarım” der. Mistefa ulemalarını toplar. Seîd onlara, ”ben sual sormam sizin sorularınızı cevaplandıracağım” der. Cizre’nin ulemaları kırk sual sorarlar. Hepsine cevap verir. Bir tanesini yanlış cevaplar. Sonra ulemaya dönerek, “ben sizin sorularınızın birisine mahsus yanlış cevap verdim. Anlamadınız. Doğru cevap budur” der. Ulemalar şaşkınlık içerisindedirler ”sen bizi yendin” derler. ulemaları bey o tarihten itibaren halka zülüm etmeye yeltenmez.

Seîdê Kurdî’nin dört prensibi vardı:

1- Hiç kimseden zekat ve hediye almaz.

2- Ulemalardan sual sormaz. Benim ulemalardan şüphem yoktur. Onların şüphesi varsa bana sual sorabilirler.

3- Talebeleri hiçbir zaman zekat almaz onların ihtiyaçlarını kendisi karşılardı.

4- Her zaman sade yaşardı.

Kaç ismi vardı?

Kürt’tü Kürdistani idi. Onun için kendisine “Melê Seîdê Kurdî” diyorlardı. Medresetü’z-Zehra’nın kurulması için dilekçe verdiğinde, tımarhanede doktorlarla konuştuğunda, Divan-ı Harbi Örfi Mahkemesinde, Mabeyin (Özel Kalem)’le konuştuğunda, 1935 yılına kadar yazdığı yazılarında hep M. Seîdê Kurdî ismini kullandı. Kürdistan’da “Melê Meşhur” olarak bilinirdi. Çok defa kendisine “Seîd İbni Mirza. Mirza’nın oğlu Seîd” derlerdi. 1934 yılında soyadı kanunu çıkınca TC rejimi kendisine “Okur” soyadını vermişti. Ama o hiçbir zaman bu soyadını kullanmadı. Talebeleri ona “Bedîûzaman” zamanın güzeli ve “Nursi” ismini vermişlerdi.

İstanbul’a ilk gidişi

Melê Seîdê Kurdî 1894 yılında Van’a gider. 15 yıl Van’da kalır. Van’da iken Tahir Paşa’nın tayini Van’a çıkar. Tahir Paşa onu sarayına alır. Burada çağdaş ilimlere olan bilgisini daha bir geliştirir. Medresetü’z-Zehra projesini burada ulaşır. Ona göre, “Aklın nuru medeni ilimlerdir. Vicdanın ışığı ise din ilmidir” bu ikisinin bileşiminden hakikat meydana çıkar. Talebeler kanatlanır. Bunlar birbirlerinden ayrıldığında birincisinde inkar ve şüphecilik, ikincisinde ise taassup ve bağnazlık doğar. Bu görüşlerle 1907 yılında İstanbul’a gider Fatih ile Çarşamba arasındaki Şekerci Han’da bir oda kiralar. İkdam gazetesine göre odasının üzerindeki levhada, “Burada her soruya yanıt verilir, soru sorulmaz” yazıyordu. Her gün yüzlerce kişi kendisini ziyarete geliyordu. Sadece dini konular değil, kimya, fizik, mantık, hukuk  gibi konularda sorulara cevap veriyordu. Eski Yargıtay Başkanı Şakir Berk’te ziyaretçileri arasındadır. İslam hukuku hakkında sorduğu her sualın cevabını alır. Yine İkdam gazetesinde Kürt kökenli Ahmet Ramiz Seîd’in İstanbul’a gelişini ve Sarayın kendisine yaklaşımını anlatmaktadır: ”1907 yılında Kürdistan’ın sarp ve yalçın dağlarının arkasından çıkmış Seîdê Kurdî ismindeki bir ateşpare zekanın İstanbul’un şafakında geldiği haberi etrafa yayılınca meraklı kimseler o harika insanı ard arda gördükçe bu insanın kıyafetini hazmedemeyenler; şu Kürt kıyafetinde şal û şapik altında böyle bir dehanın oluşunu anlamayanlar ona bir isim bulmuşlardı: Mecnun.”

Bu haberler üzerine Seîdê Kurdî’yi Yıldız Sarayı’na davet ederler. Saraya gittiğinde kendisini özel kalem müdürü; ‘’bu padişahın emridir derhal Kürdistan’a dön’’ der. Seîd, özel kalemin sözlerine aldırmaz, bir koltuğa oturup üç saat kendisi ile konuşur ve şöyle der: ”Ben buraya bir amaç için geldim. Şeriat der ki, karıncayı bile ayağınızla ezmeyin, ben bir toplumun (Kürtlerin) hukukunu nasıl ayaklar altına alayım.” Bu sözler üzerine özel kalem müdürü kendisini kapıya kadar yolcular dilekçesini alıp padişaha iletip olayı, tüm ayrıntıları ile Abdülhamid’e anlatır.

Bu dilekçe 19 Kasım 1907 tarihli “Şark i Kurdîstan” gazetesinde yayınlanır. Dilekçede şu ifadeler yer alır: ”Osmanlı toplumu içerisinde Kürtlerin durumu hükümet tarafından biliniyor, ancak ben eğitim hizmeti konusunda birkaç şey söyleyeceğim. Hükümet Kürdistan’da eğitim için okullar açmıştır. Ancak bu okullardan sadece Türkçe (Osmanlıca) bilenler faydalanmaktadırlar. Türkçe bilmeyen Kürt çocukları bu imkandan mahrumdur. Bu durum keşmekeşliğe, vahşete ve şamataya neden olur. Eskiden Kürtlerin mahiyetinde olanlar şimdi onlardan ileri gitmişler ve onlardan istifade ediyorlar. Bu mesele şöyle çözüme kavuşabilir: Kürdistan bölgesinde üç medrese açılmalıdır. Biri, Ertuşi aşiretinin bulunduğu Qilaban (Beytülşebap), Biri, Mutki-Belkan (Baykan)-Sason, diğeri ise Sipkan ve Heyderanların bölgesi Van’da. Her medresede 50 öğrenci yetiştirilmeli, Kürt çocukları Kürt öğretmenler tarafından yetiştirilmelidir.”

Melê Seîdê Kurdî Osmanlılardan 109 yıl önce Kürtçe eğitimi talep etmiştir. Talebi kabul edilseydi, belki 109 yıldır yaşanan olaylar yaşanmayacaktı. Ancak Osmanlı Padişahı ona tımarhaneyi reva görür ve Seîd Toptaşı akıl hastahanesine atılır.

İstanbul basını bu olayı sayfalarında yayınlayınca, Seîdê yapılan hareketin Kürdistan’da başkaldırıya neden olabileceği haberi gelince doktorlarda oluşan bir heyet Seîd’i muayene etmek için Toptaşı tımarhanesine gönderirler. Heyette Ermeni, Rum, Yahudi ve bir Türk doktor vardır. Heyet kendisi ile konuşmak isteyince Seîd, “Sayın doktorlar! Sizler dinleyin; ben size deliliğim konusunda yeni deliller sunacağım. Siz antika bir delinin konuşmalarını dinlemek ister misiniz. Ben muayene edilmemi muhakeme gibi istiyorum. Sizlerin ise vicdanı hakem olsun. Ben size tıp ile ligili ders veremem. Eğer hastalığın teşhisi için hasta size yardımcı olmak istiyorsa siz bu dört noktayı göz önüne almalısınız.

1- Ben Kürdistan dağlarında büyüdüm. Benim tavrımı kaba olarak kabul edin. Beni Kürdistan terazisi ile tartın, İstanbul terazisi ile değil. Siz böyle yapacak olursanız Kürtlerin çoğunluğunu tımarhaneye atmanız gerekecek. Sebebi ise  şudur ki Kürdistan’da revaçta olan ahlak, cesaret, onur, dine bağlılık, gönül birliği ve dildir. Medeniyette nezaket adettir, onlar için nezaket dalkavukluktur.

2- Elbiselerim ahlak ve ahvalım halktan ayrıdır. Ben “bana ne” diyemem. Müslümanım diyorsam İslami yönden manevi memurum, kendimi vazifeli kabul ediyorum. Millet, devlet ve din için hizmetkarım.

3- Her devirde olağanüstü insanlar gelirler. Halk onları başlangıçta deli olarak nitelemiştir, boş şeylerle uğraşan demiştir. Sonrada ne kadar iyi insan demiştir. Onları methetmiştir. Birinci ve ikinci noktalar arasındaki çelişki benim deli olmamın kanıtı olmuştur. Diyorlar ki, divanedir. Bundan dolayı her zor sorunu cevaplandırıyor. Deliliğim için böyle bir delil getiriyorlar.

4 – Ben asabi bir insanım. Benim gibi asabi bir insan telaş ve kahır içerisinde olmalı. Özellikle benim gibi din özgürlüğü konusunda 15 yıl düşünüp, büyük inkilapta kendisini hasarda gören bir insan nasıl asabi ve üzüntülü olmaz. İçişleri Bakanı benden daha delidir. Benden daha fazla kendisine kahrediyor. Dalkavukluk, kedi gibi yalvarmak, şahsi menfaatlerini düşünmek, genelin menfaatine tercih edilecekse ben şahit olun akıllı olmaktan istifa ediyorum. Deliliğim ve masuniyetim ile iftihar ediyorum.

Seîd Kurdî, bu dört noktayı dile getirdikten sonra şöyle devam eder: “Heyet beni dinledi. Sözlerim de belki sizin hoşunuza gitmeyen, hazmedemeyeceğiniz kelimeler vardır. Belki bu kelimeler benim deliliğim zamanında söylenmiştir. Bundan dolayı vahşi, cahil ve Türkçe bilmeyen bir Kürt kendisini ancak bu kadar ifade edebilir.’’

Seîdê Kurdî’yi dinleyen heyet yazdığı raporda, ”Seîdê Kurdî de delilik varsa dünyada kimse akıllı değildir” der. Bu rapor üzerine Osmanlı saltanatı onu tımarhaneden çıkartıp Toptaşı hapishanesine koyar. Burada kendisini İçişleri Bakanı Şefik Paşa ziyaret eder. Aralarında şu konuşma geçer;

İçişleri Bakanı: Padişah sana selam etmiş, bin kuruşta maaş bağlamış. Sonra yirmi otuz lira yapacak.

Seîde Kurdî: Ben maaş dilencisi değilim. Bin lira bile olsa kabul etmem. Kendim için gelmedim. Milletim için geldim. Hem bu bana vermek istediğiniz rüşvet ve sus payıdır.

İçişleri Bakanı: Sen iradeyi reddediyorsun. Bu olmaz.

Seîde Kurdî: Reddediyorum taki padişah darılsın, beni çağırsın, bende doğrusunu anlatayım

İçişleri Bakanı: Neticesi vahimdir.

Seîde Kurdî: Neticesi deniz olsa benim için geniş bir kabirdir. İdam olursam bir milletin kalbinde yatacağım. İstanbul’a geldiğimde ben yaşamımı rüşvet olarak getirdim. Ne istiyorsanız onu yapın. Ben ciddi olarak söylüyorum, maaş kabul etmiyorum.

İçişleri Bakanı: Senin Kürdistan’daki eğitim ile ilgili projen vezirlerin önündedir.

Seîde Kurdî: Siz niçin benim maaşım için bu kadar acelecisiniz, eğitimi neden erteliyorsunuz. Şahsi menfaatımı milletin menfaatına tercih ediyorsunuz. Ben özgür yaşadım. Ben mutlak özgürlük meydanı olan Kürdistan dağlarında yaşadım. Darılmak bana tesir etmez. Kendinizi boşuna üzmeyin. Beni Fizana, Yemen’e sürgün edin. Pînedûzluktan ve yamacılıktan kurtulursunuz. Bende yüksekten düşmekle incinmekten kurtulurum.

İçişleri Bakanı: Ne demek istiyorsun?

Seîde Kurdî: Millet bu kadar feryat ediyor siz onların üstünü sigara kağıdı kadar ince örtüyle örtüyorsunuz. Herkes örtünün altında ölü gibi inliyor. Ben acemiydim, başardım. Bu örtünün altına girmedim. Kıyafetim gibi ahlakımda ağırdı. Bir sefer mabeynde, Şişli de bir Ermeni’nin evinde, Şekerci handa yırtıldı. Tımarhaneye girdim, hapishaneye koyuldum. Siz beni bu kadar aşağılayamazsınız. Ben Kürdistan’da iken sizi iyi bilirdim. Bu durumda sizin sırrınıza erdim. Özellikle tımarhane bunu gözlerimin önüne serdi. Size teşekkür ederim. Kötü niyetlere karşı ben iyi niyetle düşünürüm.

Yazdığı bir yazıda o günleri anlatır: ”Ey Kürtler! Aklımı feda ettim; tımarhaneyi kabul ettim ama özgürlüğümü terk etmedim. Kürtlüğü lekelememek için iradeyi padişahı ve maaşı kabul etmedim.”

Toptaşı Cezaevinden çıktıktan sonra Kürt halkının ve Kürt aydınlarının arasında gezmeye başlar. O dönemde İstanbul’da 40 bin Kürt hamal vardı. İçinde bulundukları şartları çok kötüdür. Onlara ders verir, aydınlatmak ister. Diğer taraftan Kürt aydınları ile ilişkilenir. Kürt Teali Cemiyeti kurulmuştur. Bir kısım Kürt ve Türk aydınları Seîd Kurdî’nin de cemiyette yer aldığını söylüyorlar. Bu konuda elimizde herhangi bir belge yok. Fakat Seîd, Kürt mütefekkiri ve aydını Bitlisli Halil Hayali ve onun talebesi Hamza ile birlikte “Kürdistan Maarif Cemiyetin”de Merkez Komite de yer alır. Yazıları Rojnameyê Kürt Teali ve Terakki, Volkan, Şarkû Kurdîstan ve diğer mecmualarda yayınlanmıştır.

Kürt Teavün ve Terakki gazetesinin 1908 yılında yayınlanan birinci nüshasında Seîd, Kürtlere şöyle seslenir: “Ey Kürt halkı ittifakta kuvvet, birlikte hayat, kardeşlikte mutluluk, hükümette selamet vardır. Ittihat bağını ve muhabbet ipini güçlü tutun. Ta ki sizi beladan kurtarsın. Beni iyi dinleyin size bir şey diyeceğim; korumamız gereken üç değerimiz vardır:

Birincisi: İslamiyet, -ki binlerce şehidimizin kanı pahasına olmuştur.

İkincisi: İnsaniyettir, -ki halkın nazarında akla uygun hizmetle ve insanlığımızla bütün dünyaya göstermeliyiz.

Üçüncüsü: Milliyetimizdir, -ki bize meziyet vermiştir, çalışmamız ve milliyetimizi korumamızla onların ruhlarını kabirlerinde şad eder.

Bundan sonra bizi perişan eden üç düşmanımız vardır: Fakirliktir ki, İstanbul’daki 40 bin hamal buna delildir.

Cehalettir, -ki binimizin bir gazete okuyamaması bunun delilidir.

Aramızdaki ihtilaf ve düşmanlıktır. Kuvvetimiz kaybettiriyor, bizi terbiye ye müstahak kılıyor ve hükümet kendi insafsızlığından bize zulüm ediyor. Eğer bunu kavradıysanız, bilin ki, çaremiz üç elmas kılıcı elimize alıp düşmanı üstümüzden kaldıralım. Birincisi; adalet, maarif ve okuma. İkincisi; ittifak ve milli muhabbet. Üçüncüsü; kendine güven kılıcıdır. Sefiller gibi kimsenin gücünden ümit beklemesin ve sırtını ona dayamasın. Son nasihatım Okumak! Okumak! Okumak! Elele vermek! Elele vermek! El ele vermek!.”

Yarın:­­

Seîde Kurdî’nin İttihat Terakki ile ilişkisi

Yazarın diğer yazıları

    None Found