Selahattin Demirtaş

Türklerin hükmü altındaki topraklarda, her Kürt esir doğar. Köle gözüyle görülüyorlar. Kürdün katli serbest, malı, mülkü ganimettir. 1920’lerden beri Kürdistan’ın toprakları, yangın ve yıkım yeridir.

Türk için, “kutsal mülkiyet“ belgesi, Kürt söz konusu ise eğer, paçavradır.

Kürdistan toprakları, parsel parsel Kürde yasaklanmaktadır. Amaç ona, açlık ile diz çöktürmektir.

Katiller, özgürlük hırsızlarının dayattığı bu onursuzluğu, bir zamanlar kölelere reva görülüyordu. Kölelere uygulanan kanunlar bile vardı.

“Kürde esir veya köle muamelesi yapmak“ diye bir yasa veya kanun maddesi yoktur. Aksine, Türk anayasası “herkes eşittir“ diye şimşir harfli bir maddeyle de süslüdür.

Ama, bir de gizli anayasa diye nitelenen ve anayasa üstü olan olan bir belge vardır. Tepe gücün kasasında saklanır bu. Adı da, “Kırmızı Kitap”tır. Devir ve dönemlere uygun olarak güncellenen bu bu belge, “Derin Devlet“, Ergenekon veya Kontr-Gerilla diye anılan terör devletinin çekirdeğidir.

Yakın tarihe kadar Kuzey Amerika, Karayipler ve Rusya kölelerinin hayatını düzenleyen kanunlar ise Kürtler için, bu Kırmızı Kitap da aynıdır. Kürt katilleri, katliamcı, tecavüzcü ve hırsızlar bu belgenin gücüyle aklanır, hatta vatana hizmet tertibinden madalyalandırılırlar.

Mesela özgürlükse eğer, köleler de aile kurma hakkına sahiptiler. Köle yaşamak üzere çocukları olurdu. Ama edindikleri mallar, “efendi“nin tepesi atınca yakılır. Ders alması için köleye de seyrettirilirdi.

Kölelerin de, “efendi“ye eleştirel gözle bakması veya ondan yakınması suçtu. Suçun cezası da, dayakla başlıyor isnat edilen kabahat ve kusura göre ölüme kadar uzanıyordu.

Kürtler yüz yıldır, bu kaderi yaşıyorlar. Örnek vermek gerekiyorsa eğer:

1967 yılında, Varto ve çevresini yerle bir eden depremden sonra, herkes oraya koşmuş, bu arada Cumhurbaşkanı General Cevdet Sunay da gitmişti.

Gerisini, dönemin ünlü gazetecilerinden Mete Akyol yazıyordu:

 “İnsanlar elleri, tırnaklarıyla çöken binaların enkazını eşeleyip bir can daha kurtarmaya çalışırken, herkes birden bire duruyor, şaşkınlıktan büyümüş gözlerle harabeler arasında dolaşmaya çıkmış Türk Cumhurbaşkanı General Cevdet Sunay’ı seyre başlıyordu.

Sunay, bir harabenin ortasında, yüzü, saçı, başı toz ve toprak içinde olan bir köylüyü, karşısından hazırola geçirmiş şak, şuk tokatlıyordu.“

Çünkü Kürt, devlete laf söyleme tedbirsizliğini işlemiş ve Sunay geçerken, “bu ne biçim devlet“ diye bağırmış, kan içindeki elllerini göstererek, “hani, devlet yardım nerede?” demişti.

Kürdün, Türk tavuğunu eleştirmesi bile suçtur. Polis, asker, adliye, baştan başa bütün devlet aygıtları kutsaldır. Onları sevmemek de suçtur.

Kürtlerin topluca tutulduğu toplama kampları, “Türk düşmanlarını kahretmeme suçu“ işleyenlerle doludur. Türk devleti ve onun Kürdistan’daki şiddet kollarını eleştirenlerle doludur.

Selahattin Demirtaş, bunlardan biridir. Kendi halkı tarafından, zalime karşı durup, hak ile özgürlüklerini savunsun diye seçilmiş liderdir, üstelik.

Çok partili sistem demokrasinin değişmez baş şartı değildir. Temel şart çok sesliliktir. Alışılmışın dışına çıkılarak, farklı fikirlerin sergilenmesi demektir, demokrasi. Toplumsal taleplerin dile getirilemesi ve gerçekleşmesinin takipçisi olmasıdır.

Oysa Türk diktatöryasını, yüz yıldır içten içe kemiren tek hastalık, başlıca sorun kanayan Kürdistan meselesidir. Yüz yıldır kırım, yıkım ve yangınlarla, bu meseleyi halletmeye çalışıyorlar. Ama başaramadılar. Kürtler, ölüm kavşakları, azgın nehirlere rağmen hak ve özgürlük taleplerinden vazgeçmediler.

Bu talepleri seslendiren Selahattin Demirtaş’ın esir alınması, Ergenekon, Derin Devlet ve Kontr-Gerilla, adına ne dersiniz deyin Türk devletinin çelik çekirdeğinin gördüğü çözümlerden biriydi. Ama, bir kere daha yanıldılar. Selahattin Demirtaş, içerde unutulup yok olmadı. Tersine büyüdü kafa ve beyinlerde. Halkın gerisinde kalmadığı sürece de büyümeye devam edecektir.

Kısacası Ermenileri, Pontuslu Rumları, Süryani-Keldaniler, Yahudileri yok eden soykırımcı kafalar, Kürtler karşısında yenildiler. Kürtleri yok edemediler…

Şimdi kan içiciliğin insaniyet, mertlik olmadığını, herkesin öğrenme zamanı artık. Bunun, gelecek kuşakları da içine alan çürüme olduğunu…

1920’lerin esaret ve köleci yolu, yol değil Faşisto! Sen de gözünü aç ve dünyayı gör…

O halde tek çözüm, durum ve sorunların tartışılarak çözüme bağlandığı insan olmakta. Yüz yılların sorunu İrlanda savaşı, İskoçya davası da bu yolla halledildi, savaş sükun buldu…

Yazarın diğer yazıları