Şener Şen ‘dahi miyim’ demişti ben ‘köyün delisi miyim’ acaba?

Veysi SARISÖZEN

Dün Cumhuriyet Gazetesi’nde iki yazarın, insanı ürkütecek derecede karamsar yazılarını okudum. Yazarlardan biri Aslı Aydıntaşbaş, diğeri Işıl Özgentürk.

Her iki yazar kendi toplumsal çevresinin içine düştüğü psikolojik durumu öylesine canlı ve inandırıcı bir üslupla yazmışlar ki, içimden “eyvah, sanırım geç kalıyoruz” diye geçirdim.

Aslı Aydıntaşbaş, özellikle aydın, laik, demokrat kesimlerin “kaçış ve içine kapanış” hallerini tasvir etmiş. Işıl Özgentürk de, “sanal alemde” oyalanan insanları, özellikle gençleri konu almış. İki yazının toplam sunucu, 24 Haziran’da büyük bir umuda kapılan muhalif aydın çevrelerde “apolitikleşme”nin giderek derinleştiğidir.

Yazarların gözlemlerine güveniyorum. O nedenle “eyvah, sanırım geç kalıyoruz” dedim.
Neye geç kalıyoruz?

24 Haziran’da umutla ayağa kalkan toplumsal kesimleri, muhalefet kendi derdine düşmüş, yalnız bırakıyor. Onlara yeni bir umut aşılamak şöyle dursun, bu çevrelerin umudunu kırıyor, onları karamsarlığa sürüklüyor. Muhalif kitlelerin bu geriye çekilişini durdurmak ve onları yeni bir direniş ruhuyla ayağa kaldırmak geciktikçe zorlaşıyor.
Önce HDP.

Bu parti Türkiye’nin en direngen partisi. Bir tür şehitler ve rehineler partisi. Bu yazı yazılırken HDP’li vekiller Van’da “kamptaydı”. Bundan sonraki “mücadele yol haritalarını” tartıştılar. Nasıl bir “harita” çıkardıklarını henüz bilmiyorum. Ümit ediyorum ki, dikkatlerini “yerel seçimlere” yoğunlaştırırlar. Ve “kamptan” çıkar çıkmaz da, Kürdistan’daki her belediye için adaylarını saptamaya ve bu adayların zaman yitirmeden bölgelerinde çalışmaları başlatmasına karar verirler.

100’ü aşkın belediyeyi gasp eden her “kayyım”, birer “küçük Erdoğan”dır. Faşist rejimi devirmek, yerelden başlayacak bir süreç olarak düşünülebilir. “Küçük Erdoğanları devirme” hedefi yalnız Kürdistan’a değil, tüm Türkiye’ye ve dünyaya yeni bir “umut” olacaktır. “Dünyaya” derken abartma yapmıyorum. Geçenlerde Trump’ın eski danışmanı “Erdoğan dünyanın en tehlikeli adamıdır” demişti.

HDP’den bir diğer beklentim, TBMM’nin ne olduğunu halka açıkça anlatması. “TBMM’deki varlığımız, faşist rejimle mücadele bakımından, yalnızca oradan dışlanmamak için direnme dışında hiçbir anlam ifade etmiyor” demesi. “Kürdistan’ı ‘küçük Erdoğanlardan’ kurtarmadan, Türkiye faşizmden kurtulamaz” diye eklemesi.

CHP’ye gelince…
Biliyorsunuz, Böke ve Cihaner grubu, seçimlerden önce “TBMM’den çekilmekten” söz etmişlerdi. Şimdi CHP Kurultay kavgası veriyor. Bu partide olağanüstü kurultay için toplam delegelerin yüzde 51’nin imzası gerekiyor. Bu oran “yüzde 51’lik baraj” demek. TBMM’nin olağanüstü toplanması için 110 vekilin imzası yeterliyken ve faşist partide bu oran beşte birden ibaretken, “demokrasi getireceğim” diyen partinin yönetimi “yüzde 51 imza toplasınlar da görelim” demekte. Durumu anlayın.

Eğer CHP bu Kurultay’da “umudunu kırdığımız seçmenleri, milyonlar halinde alanlarda toplayacağız, faşizme karşı yol haritamızı kitlelerle birlikte çizeceğiz, seçmenlerimize ‘TBMM’de kalalım mı, çekilelim mi?’ sorusunu soracağız, beş altı aylık bir kampanya örgütleyerek umudu kırılan, içine kapanmaya başlayan halkımıza yeni bir umut, yeni bir mücadele ruhu aşılayacağız” kararı alırsa tünelin ucundaki ışık görünür.

Aksi halde CHP, TBMM’deki varlığı ile faşist rejime meşruiyet kazandırmaktan başka bir şey yapmaz ve bu da onun faşist rejimle ortaklık kurduğu anlamına gelir.

Günlerdir aynı konuyu işliyorum. Doğru mu işliyorum, yanlış mı yapıyorum, hiç kimseden ne ses, ne nefes var. Acaba “TBMM’den çekilme” dışında benim bilmediğim bir mücadele taktiği var da, Erdoğan duymasın diye mi yazılıp, çizilmiyor? Ve acaba “köyün delisi” ben miyim?

Yazarın diğer yazıları