Şennur anne sığmadı bu dünyaya

Polen’i anlatırken yine bir gün, “O dünyanın bu halini hiç sevmiyordu. Kendini sığdıramamıştı bu dünyaya” demişti. Belli ki, O da sığmadı bu dünyaya. Gülten Akın’ın “Kimse” şiirindeki gibiydi: İtip beni/ balıma dadanan bu çağı sevmedim.

Bir mezar taşına sarılmanın “şans” sayıldığı bu topraklarda, bir anne daha adalete kavuşamadan bu dünyadan göçtü. Berfo anne, Güzel anne, Fatma anne, Asiye anne, Hediye anne gibi Şennur anne de hepimizin omuzlarına “adalet arayışı”nı bırakarak aramızdan ayrıldı. Belli ki kalbi daha fazla dayanamadı dünyanın adaletsizliğine. Suruç’ta katledilen kızı Polen’ine kavuştu.

Şennur anne, kızının yanına, son yolculuğuna uğurlandıktan sonra Hanife anne, toprağı avuçladı. Yıllardır aradığı, kavuşamadığı oğlu Murat Yıldız’ın mezarı gibi sarıldı toprağa. Polen’in mezarına yüzünü sürdü, ağıdını yaktı, gözyaşları ile suladı. Çivisi çıkmış bu dünyaya duyduğu öfkesini, isyanını sitemini akıttı Şennur ile Polen’in toprağına. “Annem kavuştun mu yavruna sonunda, bak benim hala bir mezarım yok” diye seslendi Şennur’un arkasından. Hanife annenin gideceği bir mezarı daha oldu; oğulsuz, Murat’sız.

Hepimiz için beklenmedik bir ölüm. Şennur anne bekliyor muydu? Bilmiyorum. Ancak her nefesini adalet kadar kızına kavuşma umuduyla aldığını biliyordum. Evine konuk olduğumuz bir gün, Polen’in fotoğraflarını önümüze sermişti. Hepsini tek tek incelemiş, anlatmıştı. Polen doğduğu gün hastanede takılan bilekliği bile saklıyordu. Kah gülerek, kan ağlayarak anlatmıştı Polen’i.

Sakin sakin konuşuyordu. Sonra bir an durmuş ve “Sanki böyle uzak bir yere, şehir dışına gitmiş de bekliyoruz” demişti. Gözleri uzak yollara dalmıştı. Bu duygusunu sonraki aylarlarda da hiç yitirmedi ve “Polen gelecek” diye bekledi. Hayır, dünyadan elini eteğini çekme hali değildi yaşadığı duygu. Tanımı zor bir hali vardı. Güçlü ve metanetliydi ancak bu dünyaya da ait değil gibiydi.

Kocaman bir kalbi vardı. Polen’in yoldaşlarını, arkadaşlarını, kendi yoldaşı ve arkadaşı bilmişti. Hepimize yetecek kadar büyük sevgisi vardı. Hepimizi kızı gibi sevecek kadar çoktu sevgisi. İnsanı sevmeyi biliyordu. Gözümüzün içine bakarak konuşurdu. Kaybettiklerimizin kalbimizde yarattığı kırıkları tek tek toplayıp onarmaya çalışır gibi bakardı gözümüzün içine. Sarıp sarmalardı hepimizi. Sakınırdı bizi. Bunu hissettirirdi hep.

Polen’e saygısı büyüktü, yoldaşlarına da. Suruç’a yola çıkmadan önce Polen’in gözündeki ışığı da görmüştü.

“Polen’e ‘Gitme’ desem de dönmezdi geriye. O’nun gözlerindeki, bakışlarındaki o ışığı gördüm. Gidecekti. ‘Gitme’ demediğime de hiç pişman değilim. Çünkü o çocuğu ben yetiştirdim. Başka türlüsü olmasını da beklemezdim. Pişman olacağım bir çocuk değildi ki. Her zaman söyledim, yine söyleyeceğim, hem kendi evladımla hem de evladımın arkadaşları ile gurur duyuyorum, gurur duyacağım.”

Hep gurur duydu Polen’den ve yoldaşlarından. Gurur duydu devrimcilerden, devrimcilere yoldaş olmaktan. Yüreğini devrimcilere açtı. Her yerde Suruç için adalet istedi. Kilometrelerce yol kat etti, Urfa’ya gitti, katillerin gözünün içine bakmak istedi. Ancak, Saray yargısı, katilleri hep korudu. Şennur anne ise Saray’ın yargısına güvenmedi ancak adalet istemekten de vazgeçmedi. Sadece Suruç için değil, herkes için adalet istedi.

Devrimci bir kadındı. Okurdu Şennur, çok okurdu. Polen’e, Doğukan’a da dünyayı anlamak için okumayı, öğrenmeyi, görmeyi O öğretmişti.

“Polen hep bir adım öndeydi. Zaten böyle olmasını istemiştim; çocuklarım benden bir adım önde olsun. Çok kitap okurdum, onlar benden iki kat fazla kitap okur. Okumayı söktükleri andan itibaren akşam yatmadan önce kitap okumaya alıştırdım. Saat 20.30’da mı uyuyacaklar, muhakkak saat 20.00’de odalarına çekilip kitap okurlardı. Böyle alıştırdım. Daha sonra bu alışkanlıklarını sürdürdüler. Çok da iyi oldu.”

Polen gibiydi, sevdiğini benimserdi, korurdu.

Zekiydi, mizahi bir zekası vardı. Güldürürdü hepimizi. Bu yönüyle de sıkça Polen’i hatırlatırdı.

Polen’i anlatırken yine bir gün, “O dünyanın bu halini hiç sevmiyordu. Kendini sığdıramamıştı bu dünyaya” demişti. Belli ki, O da sığmadı bu dünyaya. Gülten Akın’ın “Kimse” şiirindeki gibiydi: İtip beni/ balıma dadanan bu çağı sevmedim.

Yüreklerine kocaman bir dünyayı sığdıranlar, sığamıyor işte bu dünyaya.

Her seferinde “Şükürler olsun ki, Polen gibi bir evladım var” diyordu.

Her gün diyorum ki; ne güzel ki, Polen’e yoldaş olduk. Ne güzel ki, Şennur’a yoldaş olduk!

Şennur anne, Polen’i yaşattı; evde, sokakta, eylemde yaşattı.

“Polen ölmedi ki, şimdi daha çok yaşıyor” diyordu.

Şimdi biz diyoruz ki; Şennur anne ölmedi ki, şimdi daha çok yaşıyor.

O’nun kendi yarası kanarken, bizlerin yarasını iyileştirmek için gösterdiği sevgisini, inceliğini hep üzerimizde hissedeceğiz. Ancak bir o kadar da özleyeceğiz.

Yazarın diğer yazıları