‘Şerefliler’den Ahmet Altan ve Mümtaz Soysal’a…

Türklerin gölgesindeki topraklarda hayat, despotizm zemininde yeşerdi. Ülkenin meydan ile kavşaklarında bilim, sanat ve kültür insanlarının heykellerine rastlayamazsınız, o nedenle.

 “Çakma efendi“nin dalkavuk veya soytarısı olmayı kabul etmeyen yaratıcı beyinler için hayat, daimi bir döngüyle hep, “yaşasın cehennem“dir.

 Yazı suç, teslim olmamış yazı insanları, doğuştan suçludur. Ahmet Altan’ın babası Çetin Altan, bu cehennemin mukimlerindendi. Ondan sonra oğulları, torunlarını oturttular o dikenli sandalyeye.

Yalnız Altanlar mı, yanan? Orhan Kemal’e tedavi için, yurt dışına çıkış izni vermediler. “Buyur geç“ dediklerinde, artık çok geçti. Kan kusan yazar Bulgaristan’dan öteye geçemedi. Müzisyen Ruhi Su, pasaport hayal ederek öldü.

Sabahattin Ali’nin kafasını, kalasla ezdiler. Nazım Hikmet, Atatürk’ü “kurt“ kisvesinde ilahlaştırdığı halde, ülkede yaşama hakkını tanımadılar. Aziz Nesin’i bir lanetli gibi kovalayıp arkadaşlarıyla birlikte, onu dini ayinle yakmak istediler. Kemal Tahir, rejimin adamı olmasına rağmen peşini bırakmadılar. Yaşar Kemal 17 yaşındayken, güç bela linç çemberini yarabildi.

Orhan Pamuk, Nobel’i kazanma suçundan lanetlidir. Yılmaz Güney, Ahmet Kaya Kürt oldukları için doğuştan suçluydu. Aslı Erdoğan, yaban ellerde hastalıkla boğuşuyor. Yüzlerce gazeteci, aydın sürgün…

Lumpen iktidarında aydın olmak, dayanılmaz kusur, kabahat, hatta vatan hainliği…

Ve böyle bir yerde, ülke baştan başa kılıcında kan ışıldayan hayali kurtarıcılar galerisidir. 1920’lerde, önüne gelenin yüzüne bakıp soğukkanlıkla “idam“ diyen Ankara İstiklal Mahkemesinin üyesi Kel Ali (Çetinkaya), ülkeyi “şereflendirenler“ listesinin üyesi olarak, Ayvalık’ın orta yerindeki meydanda taştan heykeldir. Koçgiri Kürtleri ve Pontus Rumlarının kanlısı, Atatürk’e laf eden Lazistan mebusu Ali Şükrü’nün katili Topal Osman’ın betondan şekli, Giresun’da denize karşı yan gelmiş yatıyor.

Onun Koçgiri ile Pontus ülkesindeki baş komutanlığından önce, gazeteci Ali Kemal’i askerlere parçalatarak, kurtarıcı havalarında girdiği İzmir’i, beş gün sonra ateşe verip resmi tarihe “Gavur Yunan kaçarken yaptı“ notu düşün Nurettin Paşa, ülkeye şeref kazandırmış şereflilerin Ankara‘daki anıt mezarlığında yatıyor. Damadı, General Abdullah Alpdoğan da Dersim celladıydı. Adı da, “katilini unutma“ tertibinden, Dersim’de bir sokak tabelasında yazılıdır.

“Şanı büyük“ bir başka şerefli Türk olan Alparslan Türkeş, Ankara’nın göbeğinde bir anıt mezarda yatıyor. Ama secersinde, “1944’de Türk ırkçılığından, 1980’de de 1975-1980 yılları arasında 6 milyon kişiyi katletme suçlamasıyla tutuklanıp yargılandı”ğı yazılıdır.

Ortalıkta, Kürt katilleri kaynıyor. Kimi göğsü madalyalı, kimileri omuzu ışıltı katiller geçididir, her yer. Kürdistan’ın tarih mekanı Sur, Cizre, Şırnak, Silopi, Nusaybin, Yüksekova diye başlayan 10 şehri, insan başına yıkıldı. Yüzlerce ölü kaldı, enkaz altında. Cizre bodrumlarında 177 gencecik can diri diri yakıldı. Katilleri kolpa vuruyor, ortalıkta…

1990’larda, gün aydınlığında evi, köyünden Kürt kaldırıp meçhule gönderen JİTEM çetesi subaylarından Arif Çetin, bugün Jandarma gücünün komutanı. Göğsü, takdir madalyalarıyla ışıltılı. Çünkü gün Ergenekoncu, Kızılelmacı ırkçılar günü. İktidar onlarda…

Böyle bir zamanda, hayata veda eden Mümtaz Soysal‘ın, “en büyük Türk entelektüeli“ övgüleri arasında, bayrağa sarılı olarak mezara, Ahmet Altan da “diri diri betona gömülme“si doğaldır.

İkilinin yolları, 1990’lardan beri ters gidişli kulvarlarda kesişiyor.

1990’larda, Demirel Cumhurbaşkanı, götürdüğü serveti Amerika kıyılarına vuran Tansu Çiller Başbakan, 1980 darbesiyle devlet hizmetine girmiş, Ermeni Soykırımının yaşanmadığını dünyaya anlatma görevini üstlenmiş, Kıbrıs işgalini savunmak üzere Denktaş’a danışman olmuş Mümtaz Soysal da Dışişleri Bakanı’ydı. Tansu Çiller, öldürülecek Kürtlerin isim listesini havada salladıkça masum insanlar yere düşüyor, köyler yanıyor, ötede JİTEM kırımı hız kazanıyordu.

Napolyon’un Güvenlik Bakanlığını yapan “devlet benim“ havalı Fouche bakışlı Soysal, “Türk’ün haklı davasını dünyaya anlatmak“la görevliydi. Fouche gibi fısıltılı konuşma tarzıyla Kürtlerin ne kadar çok terörist olduğunu anlatıyordu.

Ahmet Altan ise Çiller’in emriyle bombalanan “Özgür Ülke“nin ertesi gün yayımlanan sayısını, Orhan Pamuk’la birlikte, İstanbul İstiklal Caddesi’nde gelip geçenlere tutup “dayanışma için bir tane de sen al“ diyordu.

Aynı Ahmet Altan, daha sonra bir ahir zaman dervişi edasıyla, oturup “ya Kürtler, Türklerin dilini, kültürünü yasaklayıp her türlü hak ve özgürlüklerini inkar etseydi“ diye başlayan “Atakürt“ yazısını yazıyordu. “Ağır entelektüel“ olarak gömülen Mümtaz Soysal ise 2009 yılında, Kürtler için “etnik temizlik“ öneriyordu. Tıpkı bir zamanlar, ırkçı Nihal Adsız’ın önerdiği gibi…

Ve Ahmet, sonraki aşamada, halkın vergileriyle görgüsüzlüğün şahikasına çıkan hırsızlarla Ergenekon ve Kızılelmacı çeteleri cesurcasına deşifre ettiği için, Fethullahçı suçlamasıyla diri diri betona gömülüdür. Oysa Ahmet, Fethullahın dininden bile değildir. Onun dini, safi vicdandır…

Yazarın diğer yazıları