Şêrko Bêkes’in tarihi duruşu

“…Ve kimsesizlik bizden bıkmıştır.“Tarihe düşen, tesadüfü olmayan o sözdür bu.

Tesadüf değil, çünkü bu dize, Türkçesi “kimsesiz“ soyadını taşıyan Şêrko Bêkes’e ait.

Ölümünün yıldönümündeyiz.

Hırslıydı;

Bazen hüzünlü;

Çehresi coşku yüklüydü;

Noktayı koyduğunu, kararlı çehresinden anlardınız.

Şiiri okurken, folklore kalkmış, profesyoneller korosu seyreder olurdunuz.

Yüz bir tarih haritası; derin hatlarında inişler çıkışlar, düz izlerle, keskin viraj görünümünde kırışıklar vardı.

Kederli çehresinde, saklı olan umudu, kazanma hırsını, şiir dizeleri girdabında beklenmeyen bir haykırışla sahnelerdi.

Şêrko Bêkes şiir okumazdı; şiiri sahnelerdi.

Ölümünden yakınen onüç yıl öncesiydi.

Öcalan’ın tarihi bir kavşakta kaçırılarak, Türkiye’ye götürülmesinden belki de bir yıl sonrasıydı.

Şêrko Bêkes’i basından MED TV’den tanıyorduk.

O dönemde, Kürt aydınları arasında, amasız bir fikir kavgası başlamıştı.

Aydınlar arası bir tartışma yapılmasını önermiştik.

Kritik bir dönemdi.

Uluslararası bir örgü ağı devredeydi.

Hipotezler, iddialar, suçlamalar ve uzlaşmaz gibi duran birçok görüş, küskünlükler yaratmış ve böylesi bir ortamda tarihi bir tartışma yapılmalı, herkes görüşlerini açıkça dile getirmeliydi.

Ve bu toplantıdan çok önceleri, MED TV’de, Öcalan’la ilgili beklenmedik tarihi gelişmeyi Şêrko Bêkes, bir heykeltraş gibi, şöyle yorumlamıştı:

“Burası Süleymaniye’dir, birkaç gündür bu kentte büyük bir hüzün almış başını gidiyor. Dünyanın gözü önünde Öcalan’ı aldılar, ama Kürt’ün ruhunu teslim alamazlar. Diyarbakır’ı nasıl Süleymaniye’den ayırabilirler, Newroz nasıl ateşsiz olabilir? Wan gölünü nasıl kurutabilirler? Burası Süleymaniye ve bu kentteki bütün yürekler, bir ağacın elmaları gibi titriyor, bir halkın kimsesizliğine üzülüyor. Bu üzüntü ulusal bir üzüntüdür. Bir kelebeğin rüyasını gördüm. Ağlamıyorum ve gözüm Diyarbakır’da.”

“…Ve kimsesizlik bizden bıkmıştır“ın cevabını ararken, O’nun televizyondaki bu açıklamasında saklı şifresinde buldum: “… ama Kürt’ün ruhunu teslim alamazlar… Diyarbakir’i nasıl Süleymaniye’den ayırabilirler.“

Ve Şêrko Bêkes’i böylesi önemli bir toplantıyı açmaya davet etmiştik.

Hatırladığım kadarıyla giriş bölümünde iki-üç saatlik bir şiir dinletisiydi.

Kimse yerinden kıpırdamadı. Bir festivaldeydik; Dinledik ve aslında, seyrettik.

Sessizlikten haykırışa, hüzünden, parlayan yıldıza, gümleyen bir devrimden, patlayan mayına kadar herşey vardı. Yaşamımda beni o kadar büyüleyen Tchaikovsky’nin (Çaykovski) “Kuğu Gölü”nün nefes kesen sahnelerini hatırladım. Sadece bir şair dinlemedik.

Kimsesiz (Bêkes)’likten, kurtuluş ve sevgiye dair, biraz da kurtuluşu kadın dünyasındaki başkaldırıda arayan, öncü, yaratıcı bir sanat insanıyla beraberdik. Deprem yaşadıktan sonra, yeniden yeşeren topraktaki bir filiz gibiydi, Bêkes. Ve yazdığı şiir:

“DEPREM”

Ve dizeleri:

“Yeşermiş olan/ Bu halkın omuzu ve kolları mıdır…/ Bu bir depremdir,/ …Ne kadar dişi yaratık varsa toprağımızda/ Hepsinin bir adı var/ Adları Zekiye Alkan’dır/ Ve ve buralarda her erilin bir tek başı vardır/ O da Musa Anter’cedir..“

Sustum, anısına saygı duyduğum içindir…

Yazarın diğer yazıları