Sessizlik ve işbirlikçilik Güney’in geleceğini karartıyor

Ocak ayının son günlerinde Şeladize halkı Türk üssünü basmıştı... (Fotoğraf/KNN-Twitter)

ABD’nin İran’ı, çevre etki alanlarından kopartıp zayıflatma stratejisi her geçen gün derinleşirken, Türkiye tam da bu dönemde Xakurkê’ye işgal saldırısıyla Osmanlı’yı yeniden diriltmenin peşinde. Güneyli güçlerin sessizliği ve zemin olmaları,  Güney Kürdistan’ın geleceğini karartabilecek riski de içinde barındırıyor. KDP, sömürgecilik ve işbirlikçiliğe zemin hazırlıyor.

Dr.HÜSEYİN AKDAĞ / HABER / ANALİZ

ABD’nin İran üzerindeki konsepti yepyeni bir duruma evrilmiş gözüküyor. Giderek İran üzerindeki abluka her geçen gün daha da boyutlandırılıyor. ABD’nin İran’ı çevreleme politikasını, Irak’ı da çok yakında etkilediği gibi, bunun yansımaları hiç kuşkusuz Güney Kürdistan üzerinde de etkili.

Bu analizimizde İran üzerinde ABD siyaseti, İran-ABD markajındaki Irak’ın pozisyonu, Kerkük’teki durum ve Türkiye’nin Xakurkê’ye dönük işgal saldırısının ne anlama geldiği ve bunun Güney Kürdistan’ın geleceği konusunda yaratacağı tehlikeleri irdelemeye çalışacağız.

İran’ı çevreleme ve nüfuzunu kırma siyaseti

Ortadoğu’da İran-ABD çelişkisi ya da çatışmasını değerlendirirken her şeyden önce yeni bir durum ile karşı karşıya bulunduğumuzu bilmemiz gerekiyor.

Daha önceki süreçlerde ABD’nin İran’ı çevreleme siyaseti vardı.

2015’te İran ile yapılan Nükleer Anlaşma ile bu siyasete ara verilmiş, İran üzerindeki yaptırımlar kaldırılmıştı. Ancak ABD’nin geçtiğimiz yıl, İran ile yapılan Nükleer Anlaşmadan çekilmesinin ardından tekrar bu politikaya bir dönüş sözkonusu.

Amerika, İran’a yönelik stratejide direkt olarak İran’ın içine müdahale etmekten çok, İran’ın çevre üzerindeki etkisini kırmaya yönelik bir strateji yürütüyor.

Özellikle Arap Natosu’nun oluşturulması, Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail gibi ülkelerden oluşan ittifak yeni bir cephe niteliğindedir.

Oluşturulan bu cephenin hedeflerinden biri de İran’ın nüfuz alanları oluyor. Özellikle, İran’ın, Irak, Suriye, Lübnan, Yemen’deki etkisinin kırılması bu amaçların başında geliyor.

Bu yeni stratejiyi özellikle de Suriye’de görmek mümkün. Yine Lübnan’da İran’ı zayıflatma stratejisi, Irak’ta İran’ın etkinliğini kırma stratejisi, ha keza Yemen’de de benzer bir strateji izleniyor.

Dışarıda eli kolu kırılmış bir İran

İran’ın tarih boyunca savaşları hep dış kalelerde verdiği, böylece sorunları kendisinden uzak tuttuğunu gözönüne aldığımızda elbetteki bu stratejinin pratikte önemli bir karşılığı bulunuyor.

Dışarıda elleri, kolları kırılmış bir İran’ın içte kendi sorunlarıyla daha ciddi karşı karşıya gelme durumu olacağı, iç muhalefetin de devreye girmesiyle birlikte yıkılmaya gidecek kadar bir sürecin başlayacağı hesaplanıyor ve bütün hesaplar, görünün odur ki bunun üzerine kuruluyor.

İki arada bir derede Irak ve Güney yönetimi

Bu stratejinin Irak özgülündeki yansımalarına baktığımızda en zor durumda olan Irak’daki yöneticiler ve Bağdat’taki iktidardır. Irak’taki Şii iktidarlar gücünü önemli oranda İran’dan alıyor. “Hükümeti İran belirliyor, bir nevi seçiyor” demek abartı değil gerçekliktir. Ama yönetime gelenler ise iktidarını sürdürebilmek için de Amerika’ya ihtiyaç duyuyor.

Bu durum öyle bir şey ki, Bağdat’taki merkezi hükümet ne İran’ı görmezlikten gelebilir, ne de Amerika’ya karşı tavır alabilir. Son dönemlerde ABD yaptırımları sıkılaştırdıkça İran’ın Irak üzerindeki baskısı daha da artıyor. Aynı şekilde Amerika’nın Irak’a yönelik İran Devrim Muhafızları ve İran’ın diğer askeri güçlerine karşı tavır alması yönünde yoğun diplomatik baskıları var.

Öyle bir durum ki, örneğin Irak’a bir İranlı diplomat veya bakan gelirken, onu hemen bir Amerikalı diplomat izliyor. Bir Amerikalı diplomat veya bakan geldiğinde ise bu defa da İran hemen bir diplomatını gönderiyor.

Her iki tarafın Irak’a bu ikili markajını neredeyse günlük olarak görmek mümkün. Bu ikili markaj, Irak’ı adeta bunalıma götürüyor. İran’a tavır alsa kendisini iktidara getiren İran’ı karşısında bulacak. Amerika’ya tavır alsa hiç olmaz çünkü iktidarını sürdürmesi Amerika’ya bağlı. Irak’ta işte böyle iki arada bir derede kalmış bir iktidar realitesiyle yüz yüzeyiz. Ancak mevcut hükümet güçleri arasında farklı pozisyonunu koruyan güçler de var. Örneğin, geçen Ekim ayından bu yana Irak hükümetine dışarıdan destek veren Mukteda El Sadr var.

Yine Araplık ve Şii kimliğini birlikte ele alıp, “Iraklılık, Araplık” yönünü de daha çok ön plana alan güçler de var. Yine diğer bir Şii lider Amr El Hekim var. Bunlar her iki tarafa da mesafeli durabilen ve daha çok bağımsız bir duruş sergilemek isteyen güçler ve liderlerdir. Ama bu güçleri saymazsak, Irak’ta şu anda belirleyici olan Irak ve Amerika’dır. Her ikisi de Irak hükümetini yanına çekmeye çalışan güçlerdir.

Aynı şey Güney Kürdistan’daki partiler için de geçerlidir. Yani iki arada bir derede durumu sadece Irak için değil, Güney Kürdistan Federe Yönetimi için de söz konusu.

Güney Kürdistan’daki siyasi partiler de hem ABD, hem İran tarafından aynı basınç altında bulunuyor. Merkezi Bağdat hükümetinin çıkmazını, Güney Kürdistan’daki güçler de yaşıyor.

Fotoğraf/KNN-Twitter

Güneyli güçlerin sorunlu Kerkük politikası

Yine Irak düzleminde, son dönemlerde gündeme gelen bir diğer konu ise Kerkük ilgili sorunlardır. Kerkük, ağrılıkta Kürtlerin yaşadığı ancak Arapların, Türkmenlerin, Hristiyan halkların birlikte olduğu kadim ve eski bir şehirdir. Normalde 2003’ten beridir de Kürtlerin kontrolünde olan ve Kürtler tarafından yönetilen bir şehirdi.

Hatırlanacağı üzere 25 Eylül 2017’de Güneyli güçler, bağımsızlık referandumuna gitti. Bu referandumla birlikte Kerkük üzerinde çok ciddi bir tartışma yürütüldü. Bunun üzerine yeni bir harita Irak merkezi hükümeti tarafından ortaya konuldu. Bundan sonra da Kerkük Kürtlerin kontrolünden çıkıp, merkezi hükümetin kontrolüne girdi. Bu durum Irak, İran ve Türkiye’nin uzlaşması, ABD ve Batı’nın da göz yumması temelinde oldu. Bağımsızlık referandumu ve ardından adı geçen güçlerin uzlaşması bugünkü tabloyu ortaya çıkardı.

Türkiye’nin Kerkük üzerinde özel bir çabası olduğu, 2 bine yakın Türkmeni silahlandırdığı ve kendisine bağlı güçlerle değişik güçlerle provokatif eylemliliklere girdiği belirtiliyor. Türkiye, tarihsel olarak Kerkük üzerinde bir nüfuz alanı oluşturma, kontrol etme ve nihayetinde de ele geçirme gibi bir strateji izleme hedefi var. Bunu yaparken de daha fazla Türkmenleri kullanma gibi bir strateji yürütüyor. Ancak Kürtlerin Kerkük’ü kaybetmesinde esas neden sömürgecilerin, birlik olup Kerkük’e saldırması değil, esas ve  belirleyici olan Güney Kürdistan siyasetinde hakim güçler KDP ve YNK Kerkük’te uyguladıkları yanlış politikalardır.

Daha da önemlisi, Kürtler açısından bu kadar önemli bir kent  için bu güçlerin bir stratejisinin bulunmamasıdır.

Referanduma kadar ağırlıkta Kerkük’e YNK hakimdi. Kerkük’teki Kürt yönetiminin net olarak bir Türkmen politikası, bir Arap politikası ya da diğer halklar, dini topluluklara ilişkin net bir politikası yoktu. Bu halkları yönetime dahil etmek, ortaklaştırma ve ortak güç ile dış müdahalelere karşı koyma stratejisi devreye konulmadı. Bu politikasızlık durumu, bu kadim kentin kaybedilmesinde en önemli nedendi.

Çok açık bir şekilde ilkel milliyetçi bir yaklaşım sergilendi. Bundan dolayı da hem Araplar, hem de Türkmenler giderek merkezi hükümet veya diğer devletlerle ilişkilendi. Oysa oradaki boşluğu Kürtler doldursaydı, halkların kardeşliği temelinde bir yaklaşım ortaya koymuş olsaydı muhtemelen Kürkük bu durumda değildi. Zira Kerkük’teki Arapların çoğu Sünnidir. Normalde onlar, Bağdat’taki merkezi hükümeti Şii olmasından dolayı benimsemezler. Tam da bu noktada Kürtlerin net bir politikası olmamasından dolayı onlar da merkezi hükümetle ilişkilenmeyi bir mecburiyet olarak gördü. Bu eksiklikte KDP ve YNK’yi birlikte değerlendirmek gerekiyor. Zira her iki parti Kerkük’ü birlikte yönetiyorlardı. Ancak bu kentte YNK daha güçlü. Son seçimlerde kentteki parlamenterlerin neredeyse yarısını YNK aldı. Toplum veya taraftar düzeyinde de YNK daha güçlü.

Kerkük KDP’nin işine gelmiyor

Tam bu noktada Güneyli güçler doğru yönetim değil de partisel çıkarları esas alıyor. Özellikle KDP, YNK’nin güçlü olduğu Kerkük’ün Güney’deki güncel politikaya çok fazla katılmasını istemiyor. Çünkü, rakibi YNK karşısındaki güç dengesi, kendi aleyhine bozulmuş olacak. Bundan dolayı da KDP,  Kerkük’ün dıştalanması ve dışta kalmasını isteyen bir yaklaşımi izliyor. Kerkük, merkezi hükümete geçmeden önce petrolünün bir kısmı KDP tarafından satılıyordu. Ancak şu anda Kerkük’ün Kürtlerin kontrolüne geçmemesi için KDP ciddi anlamda bir çaba içerisinde. Türk devletinin Kerkük üzerinde hesapları olsa da KDP yaklaşımıyla, Türkiye’nin bu hesaplarını ciddi düzeyde teşvik ediyor.

İşgal ile Osmanlı hayalini gerçekleştirmek istiyor

İran-ABD çelişkisi ve çelişkinin her geçen gün derinleşmesi, Irak ve Güney Kürdistan’daki güçlerin giderek bu denklemde bunalmasıyla birlikte Türkiye Xakurkê’de işgal saldırısı gelişti.

Xakurkê ve Güney’in diğer alanlarındaki Türk işgal saldırıları

Osmanlı’yı yeniden diriltme stratejisine dayanıyor.

Şu anda Ortadoğu, Üçüncü Dünya Savaşı’nı  iliklerine kadar hissediyor. Bu koşullar altında Türkiye “Ne kadar toprak ele geçirirsem, bu benim açımda o kadar kazanıma dönüşür” mantığı ile hareket ediyor.

Efrîn’deki işgal de, Xakurkê’deki saldırı da bu çerçevededir. Bu toprak genişletme, toprak ele geçirme stratejisidir. Fırsat bulursa, tüm Rojava’yı, tüm Güney Kürdistan’ı hatta tüm Rojhilat’ı ele geçirme hesaplarını yapıyor.

Sessizliğe gömülmüşler

Türkiye işgel saldırıları yaparken, hem Güneyli güçler, hem bölgesel güçler hem de uluslararası güçlerin belirli bir sessizliği dikkat çekici. Öyle anlaşılıyor ki, doğrudan ya da dolaylı olarak Türkiye bir onay almış. Ya da işgale dönük çok ciddi bir tepki gösterilmemesi konusunda bir uzlaşma var. İlk olarak Federal bir devlet olarak Irak’ın bir reaksiyon göstermesi beklenirdi. Ama Irak, Başika’da veya farklı bölgelerdeki Türk askerlerinin işgaline gösterdiği tepkiyi göstermedi. Sömürgeci devletlerin Kürtlere karşı bir ortak tutum aldıklarını ve bir uzlaşma sağladıklarını görmek gerekiyor. Bunun Kürt halkının bilmesinde fayda var.

Ancak bunun kadar önemli olan Güney’deki iktidar güçlerinin pozisyonudur. Dikkat çeken şey siyasal partiler ve sivil toplum örgütlerinin sessizliği. Bu kesimlerden de çok ciddi bir reaksiyon yok. Hatırlanacağı gibi 25 Eylül 2017’de bağımsızlık referandum yapıldı. Amaçlanan bir Kürt devletinin kurulmasıydı. Şimdi şunu  sormak gerekiyor: Bu devleti, bu güçler kimin için kuracaktı? Eğer bu devleti halk ve toplum için kuracaklardıysa, Türk devleti her gün saldırıyor… Daha bir kaç gün önce Amediye tarafında sivil alan ve bir benzinlik vuruldu. Sivillerin geçtiği bir yolu vurdular. Şu ana kadar 25 ila 30 arasında sivili, Türk devleti katletti. Buna rağmen hem hükümette, hem siyasi partilerde hem de diğer toplumsal kesimlerde çok ciddi bir reaksiyon yok.

Hatta, genel anlamda Türk devletinin işgal saldırılarıyla neyi hedefliğine dair çok ciddi bir fark etme, farkında olma durumu yok. Bu çok tehlikeli bir yaklaşım.

İşgal Güney’in geleceği açısından tehlikeli

İşgal saldırıları Xakurkê için bir tehlike değil, Güney Kürdistan halkının, şu ana kadar bütün kazanımları için önemli bir tehlike. Herkesin bir an önce reaksiyon göstermesi gerekiyor.

Güney Kürdistan Yönetimi kendi toprağını, insanını ve vatandaşını savunması gerekiyor. 25-30 insan Türk saldırılarında şehit edilmiş. Türk devleti bilinçli bir şekilde sivil katliamını yapıyor. Bölgenin boşaltılması için bilinçli bir şekilde sivilleri hedef alıyor. Bu durumda sessiz durmak onaylamak, sömürgeciliğe kabul etmek anlamına geliyor.

Reaksiyonsuzluğun Güney’in geleceğini karartacağını kimse görmezden gelemez. Açık, net ve ciddi bir tehlike Güney’in geleceğini bekliyor. Tek çözüm ise acil bir şekilde toplumsal refleksin Türk işgalciliğine karşı gösterilmesidir.

Türkiye’nin Osmanlı iştahıyla geliştirdiği işgal saldırısı aslında öyle çok güçlü de değil.  Güçlü bir toplumsal refleks ile birlikte tuzla buz olabilir. Aşırı şekilde kullandığı teknikle birlikte işgal bölgeleri yaratma durumu var ancak yerde hareket etme kabiliyeti yok. Gerilla eylemleri karşısında da ağır yenilgiler alıyor. Ama tüm buna rağmen işgali kökleştirmekten istiyor.

KDP sömürgeciliğe ve işbirlikçiliğe zemin sunuyor

Özellikle KDP’nin sessizliği, işbirliğe ve sömürgeciliğe onay anlamına geliyor. KDP’nin, Türk devletinin işgal saldırılarını kolaylaştırıcı bir role soyunduğu, gerilla noktalarının belirlenmesi, gerillanın konumlandığı yerlerde tespiti noktasında bir misyon sahibi olduğu ortaya çıktı.

Ancak KDP’nin bu misyonu uzun süre devam etmesi durumunda,  mevcut gelişmelerin kendi aleyhine dönüşeceğini düşünüyorum. Çünkü halk işbirlikçiliği ve Türk devletinin geliştireceği sömürgeciliği kabul etmez.  Hatırlanacağı üzere Şeladize’de kısa bir süre önce halk,  Türk işgal üssünün bulunduğu alana yönelik çok güçlü bir eylem ortaya koymuştu. Benzeri bir tepki yine gelişebilir.

İran’ın işgal karşısındaki pozisyonu

İran’ın şimdiye kadar Türk işgaline karşı güçlü bir tepki verdiği söylenemez. Güney’de işgal edilen noktalardan İran’ın da kuşatılması söz konusu. Peki bu durumda İran neden sessiz?

Bunun iki cevabı var. İran, ABD’nin kuşatması karşısında yaşadığı güç kaybıyla Türk işgaline karşı ses çıkaracak bir durumu yok. Ya da Türkiye ile işgal konusunda anlaşmıştır.

Yazarın diğer yazıları

    None Found