Sessizlikle yüzleşmek

Bir kadın neden bir insan için yaşamını ölüme yatırır? Ve bu kadınla aynı amacı paylaşan yüzlerce kişi? Dost düşman herkesin tam 112 gündür merak ettiği ama soramadığı bu soru ile yaşıyoruz. Doğru ya Leyla Güven her insanın isteyebileceği tüm imkanlara sahipti. İtibar, yetki, para, sevgi, aile, dokunulmazlık dahil herşey… Ama bunların hepsini elinin tersiyle itecek kadar kararlı, kararlılar. Neden?

Bu soruya herkesin bir cevabı vardı. Ama hepsinin ortaklaştığı cevap sessizlikti… Ne garip değil mi? Dost düşman herkesin… Kimi görmezden gelerek, kimi bir adım atıp vicdanını rahatlatarak, kimi sessizliği yaratanlardan biri olduğu halde bu sessizliği sorgulayacak kadar yüzsüzleşerek, kimi orta sınıfın sularında kendini beğendirme telaşıyla çırpınırken dayandığı sosyolojik kaynakları kaybetmemek için sansürlü birkaç cümle paylaşarak, kimi televizyon kanallarını değiştirerek, kimi çağrı üstüne çağrı yapanların sesini duymazdan gelerek… Ve hepsinin sofrasında ölüm kokusu, ölüm korkusu…

Leyla Güven tehlikeli bir ismi; Rêber Abdullah Öcalan’ın ismini ağzına almakla kalmamış, onun için arkadaşlarıyla birlikte bedenini ölüme yatırmıştı. Bir suyun başında, bir ağacın dibinde yaşayan veyahut bir şikeftin en kuytu yerini yurt bilenlerden uzak olmak gerek diyenlere meydan okumuştu. Karşıdan gelen ses ise: “Neme lazım” diyordu. “Neme lazım… Bilişim çağında yaşıyoruz. İdeolojilerin sonu çoktan ilan edildi, modası çoktan geçti! Kapitalizmin parlak ışıklarının altında bol konforlu  bir yaşam varken neden güneş kokusunu sunan, ayın hüznünde demlenen, yıldızların ışığında bilgeleşenleri anlayayım ki. Hem ben çok güçsüzüm. Onlar bu çağın teröristleri, cinleri, perileri… Bana sunacak hiçbirşeyleri yok. Uzak durmak gerek.” Ve bu uzaklığı daha da uzak kılmak için sessizlik en etkili yöntem…

Sessizlikten medet ummak ise direnenlerin en büyük handikapı işte. Sessizliğe rağmen kendine bir dünya kurmak. İnanmak. Güvenmek. Umut beslemek. Hatta kaç kuşak öncesinden koruduğu umudunu emanet etmek. Sessizlik belirsiz gibi görünmesine rağmen bilinçli bir tercihtir oysa. Direnen bunu göremeyecek kadar toydur. Hesapsızdır. Beklentisizdir. Sevginin katışıksız gücü ile adanır. Başardıkça yakınlaşacağına inanır. Hatta yakınlaşır. Lakin koca bir moderniteyi sırtına almış olanlara göre çok saftır. Tüm bunları yaparken umutsuzdur da hep. Her gittiğinde geri döner. Doğrudan söylenmeyen birkaç şiire, cümleye tutunur. “Herşeyin olacak ama en çok sen korkacaksın”… Hiçbiri kendisine ait olmadığı halde kendinin sanır. Umutsuzluktan umut yaratır. Her şeyden bihaber bütün gücüyle anlamak için çırpınır ve inanırken aklının ucundan bile geçmeyen bir gerçekle karşılaşır. Sessizliğin değersizleştiren gerçeğine çarpar, düşer. Ve titrer. Hala titrer. Şubatın ortasında yeniden karanlığa düşer. Yine de inanmaz. Sonra soğuk bir cümle ile donar. Çünkü onlar çok donanımlı, o ise çok amatör…

İşte Leyla Güven neden mi Rêber Abdullah Öcalan için kendini ölüme yatırır? Çünkü Rêber Abdullah Öcalan kadına inanmıştır. Duygusunu da düşüncesini de ona emanet edecek kadar inanmış, bunun için çarmıha gerilmekten çekinmemiştir. Çünkü kadının kendisine bile inanmadığı bir çağda bunu başarmıştır. Kadın yaşam demekti çünkü. Ve her kadın bir yaşamı temsil ederdi. Ve şimdi yaşam ölüm kokuyordu. Sahte ışıklar, kokular, maskeler ile kamaşan gözlere bunu anlatamıyordu. Yol arkadaşları da dahil anlatamıyordu. Xwebûn için direnen, yasa, yalnızlığa artık hayır diyen kadın ise paramparça olarak, kendini uçurumlardan atarak, dirhem dirhem yanarak, hücre hücre eriyerek ona özgürlüğü sunmayı göze almıştı. Keşke daha fazla inansalar diyesiniz geliyor değil mi? O zaman neler başarılmaz ki? Bu ihtimal üzerinden bile neler başarılmadı ki!

Yazarın diğer yazıları