Şiddet sarmalı

Türkiye gündeminde bu hafta yine bir şiddet haberi var. Şiddet, popüler kültürün “tanınmış” simalarından biri tarafından, diğerine uygulandığı için medyada en çok konuşulan konu haline geldi. Türkiye’nin en ünlü ve başarılı sayılan kadınlarından birinin partnerinden şiddet gördüğü şikayetiyle mahkemeye başvurarak, 3 aylık uzaklaştırma kararı alması Türkiye gündemine hızlıca düştü. Şiddetin izlerini, adliyenin önünde avukatıyla ve eline uzaklaştırma kararını alarak çıkan kadının kollarında “biz” dahi gördük. Ardından yine kendi gibi ünlü ve “tanınmış” olan erkeğin, saldırgan bir üslup ile kendini savunma videosu çıktı. Türkiye’nin en nadide ırkçılığının ve cinsiyetçiliğinin amiral gemisi Hürriyet gazetesinde yine bir kadın gazeteci tarafından yapılan röportajla kendini aklamaya çalıştı, ancak durumun tipik bir erkek şiddeti olduğunu daha fazla gözler önüne serdi.

Kadınlar kendilerine “en yakın olanlardan” en fazla şiddeti görüyor ve şiddetin açtığı yaralar, görünenin çok çok ötesinde. Bedenlerinde dayağın, tecavüzün ve işkencenin belirgin izlerini gördüğümüz pek çok kadınla ortaklık kurmamızı sağlayan duygudaşlığın kaynağı da bu. Sıla’nın başına gelen ise kim olursak olalım, ne kadar güçlü, zengin vesaire; hiçbirimizin “kurtarılmış” olmadığımızı gösteriyor.

Sıla, 3 aylık uzaklaştırma kararını 6284 sayılı kanuna dayanarak cebine koymuş durumda. Böylesi bir şiddet vakasının alması gereken süre ise aslında 6 aylıkmış hukukçulara göre. Ancak 2012 yılından beri oldukça kötü uygulamaları ile karşımıza çıkan davalar arasında bu en iyi sonuç sayılıyor. Zira kadına yönelik şiddetle mücadelenin temel mekanizmalarından biri olan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunun kadınları koruyan hükümlerinin uygulanmaması ile bazı hakimlerin bu yasaya ”erkeğe git köprü altında yat deme yasası” demesi epey manidar. Eril hukuk, kararları verirken ve hükmü uygularken “erkek dayanışmasını” ihmal etmiyor. Yani erkeklerin suç ortaklığı ile kendilerinde şiddet uygulama hakkını görmesine tolerans tanınması, hatta anlayış gösterilmesine demek bu.

Medyada daha az yer bulacak başka bir örneğe bakalım: Bir erkek, çalışmasını istemediği “eşine” fiziksel şiddet uygulamış; Kadın ise cesaretle mahkemeye giderek “kocası” hakkındaki uzaklaştırma kararları çıkartmış ve ayrılmaya teşebbüs etmiş. Ancak adamın şiddetinin devamı üzerine gittiklerini karakolda polisler tarafından barıştırılmışlar. Daha sonra adam karısını öldürüyor. Adam ifadesinde “Çalışmasını istemiyordum. Beni tahrik etti” demiş. Kadına yönelik şiddetin bahanesi o kadar çok ve bu kadar basit. Daha kötüsü bu erkekler, istisnai saldırganlıkta veya hasta değiller. Sadece sistemin kendine vadettiği biatı tesis etmeye çalışıyorlar. Her pervasızca sesini yükselten, ittiren, kapıyı çarpan, elini masaya vuran, tehdit eden veya kadının hayatına dair karar verme hakkına sahip olduğunu sanan erkeğin bir sonraki sinirli anında ne yapacağını kim bilebilir.

Sözün özü erkeklerin de kendilerindeki karanlıkla mücadele etmesi şart. Zira kadınlara yönelik şiddet esasında bir “erkeklik” sorunu. Kadının, erkeğe itaat etmek için yaratıldığına inanan bir iktidar, devlet, kolluk güçleri, şirketler ve toplumsal genel kabullerin yarattığı şiddet sarmalında yaşıyoruz. Dahası ezilen kimliklerin haritasına göre maruz kaldığımız şiddet daha da perçinleniyor. Yani, hiçbir kadın şiddetten kaçamıyor ama bazılarımız daha da fazla şiddet görüyor.

Kadına yönelik şiddet ve kadınlara yönelik baskılar artıkça herşeye rağmen kadın hareketi de güçleniyor. Baskının olduğu yerde, direnişin sesi de yüksek çıkıyor. Bu açıdan kadın mücadelesinin de önemi artıyor. Özellikle 1 Kasım Dünya Kobanê Gününde Kürt kadın hareketinin bu alandaki mücadelesinin eseri olan kadın devrimlerini sahiplenmek kadınların enternasyonalist mücadelesini sahiplenmek anlamına geliyor.

Yazarın diğer yazıları