Sılhedin, Edris, Gülten ve…

Osmanlı’da, Türklerin “var” oluş tarihi, 1900’ların eşiği, İttihat ve Terakki çetesinin yükseliş yıllarıdır. Ondan önce, Osmanlı yönetiminin mevki ve makamarında, ezeli ve ebedi düşman Kürtlerle Ermeniler dahil, kabuk altındaki bütün halklardan kişiler var ama, Türkün adı da yoktu. Osmanlı Hanedanlığı, onları hırsız, yalancı, entrikacı, pusucu gözüyle görüyor ve yanaşanları aşağılayarak kapısından kovuyordu. Ha, bu tesbiti yapan ben değilim. Türk tarihçiler, ”hal ve mesele”nin böyle olduğunu yazıyorlar. Ben sadece, durumu aktaranım. Yalan varsa eğer, onların yalancısıyım, ben. Türk ırkçılığının atası İttihat ve Terakki’nin çeteciliğine (haydut) gelince: Manzara ortada. Henüz doğmamış ve yeni doğmuş bebekleri, yatalak ihtiyarları dahil, yerde topluca kanayan Ermeniler, Seyda Selim için çatılan “sepi”nin berisinde kırılan Kürtler ve Süryanilerle ve Pontus Rumlarının son çığlıkları, barbarlığın kanıtıdır.

Bir önceki yazımda dediğim gibi, arka teker, ön tekerin izinde gider. Türk devleti (TC), sadakatten şaşıp sapmadan İttihatçıların izinde gitti. Kötülük ve kötücülüğün peşinde yürüdü.

 Hiç bir zaman dürüst de olmadı. Osmanlı’nın “yalancı, entrikacı” tesbitini, adeta “erdem” olarak benimsendi. Bu bakımdan Kürtler, entrika ve yalanın yaşayan kurbanıdır. Atatürk 1923 yılında, zaman kazanmak için, Kürtlere özerklik vaat ediyor, iki sene sonra ise gerekli gücü toplamış aslan gibi kükreyerek, onları hazırlıksız yakalıyor ve tuzağa çekip Ermeniler benzeri soylarını kurutmak üzere, boyunlarına biniyordu. Ama başaramayınca, yollara rüşvet döküyor, 1925’de, Şeyh Said’e, Bingöl yaylalarında kuzu çevirme vaat ediyordu 1930 yılında Xewbûn (Hoybûn) güçlerinin Başkomutanı İhsan Nuri Paşa’ya, teslimiyete karşılık istediği kadar altın ve Korgenerallik rütbesi sunuyordu. Barış görüşmesine çağırdığı Seid Rıza’yı, ellleri bağlı ipe gönderiyordu.

Entrika ve yalanlar çemberinde, savaş yollarını, köprü ve hava alanlarını, yüz yıldır kesintisiz olarak soyup talan ettikleri, kalanını yangına, yıkıma verdikleri Kürdistan’a ekonomik yatırım gösteriyorlardı.

1960 darbesinin Cumhurbaşkanı General Cemal Gürsel, bırakın Komünizmi, bu kavramı hatırlatıyor diye “K” harfinin takibata uğradığı bir dönemde, papağan gibi “Komünist parti kurulsun” deyip duruyor ve nedenini soran gazetecilere hek hek gülerek şu cevabı veriyordu:

“Kimin ne olduklarını öğrenip hepsini tutuklamak için.”

Komünistler değil, ama yıllar sonra Kürtleri benzer tuzağa çekiyorlardı. “Bakın bizim de demokrasimiz var” deyip Avrupa Birliği (AB)nden para almak için, Türk yasalarına göre faaliyet gösteren, ama Kürt düşmanlığı yapmayan örgütlenmeye geçit verdiler. Kürtler için, bu bir fırsattı. Bunu kullandılar. Ama, onların çizdikleri sınırlar zorlanınca, kurulan partileri ardı ardına kapattılar.

AB’nin, “size demokrasi parası veriyoruz, ama olmaz ki, parti de kapatılmaz ki” deyince, AKP dinbazlığı ile daha yüksek sesle, “demokrasilerde parti kapatma yoktur” diye diye Kürtlerin destek verdiği son örgütlenme HDP’yi ablukaya aldılar. Polis, asker barikatlarıyla halkla temasını engelleye başladılar. Bu yetmedi, Kürtleri Hitler usulu ile hapishanelere doldurdular.  Kalpazan işportacı çetenin, utanma duygusu, zaten yoktu. Dünya ne der endişesini de yana itip hukuku yere serdiler. Kanunsuzluğu yücelttiler. Halkın parasıyla beslenen asker ve polisi Recep Erdoğan’ın emir eri haline getirdiler. Adliyeyi de emir altı ettiler. Recep’in emirleri yasa, Kürtler yasalar gereğince hasım ve ebedi düşman oldu.

Kürtler, halkının öne çıkan bütün evlatlarını sevdiler. Ama Selahattin Demirtaş’ı, evin “delalisi” gibi benimsediler. Aileden biriymiş gibi, yalın adıyla anıp “Sılhedin” diyorlardı, ona. Seven Türkler arasında ise adı, “Selo”dur onun.

Kürtler, bu sevdiklerini de kaptırdılar barbara. O, üç seneden beri, Türk zindanında esir. Öbür yanında, “heval û Hogir”leri.

Onları, nasıl sıralayıp tek tek adını söyleyeyim, ben? Edris, Gülten, Figen, Aysel, Sebahat, Ferhat, Abdullah, Bekir diye başlasam, eksik kalanın hatırı kalır. Onun için sıralamayacağım adlarını.

Ama bilin: Onlardan hiç biri, halkından çaldığı paraları, villasının bir odasına istifleyen soyguncu, açlıktan ölen bebeklerin mamasını çalan hırsız değildir. Kuşları, kelebekleri de yutan yangınlar, yıkımların efendisi sanmayın onları. İnsan hayatına kıyma ve de şehirleri insan başına yıkma emri veren katil, bebekleri, ihtiyar ve hastaları hapse tıkayan zindan bekçileri de değildir, onlar. Her biri, ayrı ayrı birer insan hasıdır. Gasp edilmiş insani değerler savunucuları…

Ve onlar Türk anayasası ve yasalarına göre seçilmiş ve yasalara uygunlukla faaliyet göstermiş milletvekilleriydi. Belediye başkanları, parti üye ve yöneticileriydi.

Başkaca bir suçları yoktu, yoktur. İttihatçı “hezek”te, suçları Kürt olmaktır, onların.

Dün Sılhedin’i duruşmaya çıkarmışlardı. Başbakanla birlikte, barış için çalışmaktan sanıktı. O günün Başbakanı, bugün ağzından çıkan emr kabul edilen diktatör. Onun isteği üzerine Kürtlerin isteklerine aracılık eden Sılhedin ile Heval û Hogir’ı zindanda… Ve duruşma salonunda Sılhedin’in sesi yankılanıyordu: “Bugüne kadar hiç bir merci, hakikatin peşinde olmadı. Ne emniyet, ne savcı, ne bizi birbuçuk yıldır yargılayan hakimler, ne itirazlarımızı ilettiğimiz Anayasa Mahkemesi hakikat ve adaletin peşinde olmadı. Kimse adalet ve hakikatin peşinde koşmadı!..”

Ne diyelim, arka teker ön tekeri izliyordu ve önceki gün 24 Nisan’dı. Ermeni Soykırımının başlangıç günüydü ve yer yüzü boyunca, “katillere lanet” haykırışları akıyordu, göğe…

Sılhedin’den giderek, Kürt halkı, bu lanetli ruha karşı, direniyordu…

Yazarın diğer yazıları