Simgeler, müzakere, korkular

İnsanı insan yapan şey simgedir. Simge, bir anlamı iletilebilir kılan şeydir. İnsan başkalarına iletmek üzere anlam üreten bir varlıktır ve bu iletimi de dil aracılığıyla yapar. Ortalıkta bir ağaç yokken bile ağaç hakkında konuşabilmemizi sağlayan şey, simgenin bu nakletme gücüdür. Simgeler insan yaşamını bir ağla öylesine kuşatırlar ki insan daha dünyaya gelmeden, onu “et ve kemik” olarak doğuracak olan kimseleri bir arada tutarlar. Bir insan daha dünyaya gelmeden Simgesel yeri hazırdır ve o insan o yere doğar.

Fransız şair Joe Bousquet’nin “Yaralarım benden önce de vardı; ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum” sözünün ya da benzer başka ifadelerin bizleri bu kadar etkilemesinin nedeni de budur. İnsanın yazgısına, kaçamayacağı gerçekliğine işaret eder bu gibi ifadeler. Örneğin İbn Haldun’a atfedilen “Coğrafya kaderdir” ifadesi ya da Kavafis’in “Bu şehir arkandan gelecektir” şiiri… Kimisi bir yazgıyla barışmayı önerir; kimisi bir yazgıya boyun eğmeyi; kimisi de bir yazgıya isyanı. Kimisi bir şey önermez; yalnızca gördüğünü dile getirir. Ama hepsinin ortak bir yanı var; ne yapılırsa yapılsın, kaçılamayacak bir gerçeklik var orada.

Bu gerçeklik nedir? Nelerden oluşur? İşlerin karmaşıklaştığı yer de zaten bu sorudan sonrası. Simgesel alışverişler kadar simgesel savaşlar da söz konusu olabildiğine göre, aslında simgelerden bağımsız, onların gerisinde durup da onları mümkün kılan bir gerçekliğin var olmadığını ileri süreceğim. İnsanı insan yapan şey simgedir. Ayakta tutmaya çalıştığımız kıt gerçekliğimiz de, simgesel çatışmalarımız da hep bir simgesel dünyaya kayıtlıdırlar. Bu dünyayı arzu ayakta tutar. Eğer arzu, simgesel mübadele dünyasının onu çekip çevirdiği bir konumda olmaktan çıkarılırsa, baştan içine doğduğumuz ihtişam da kölelik de kendiliğinden yok olur. Reel çatışmayı doğuran da budur zaten: Eşit olmaya tahammül edememek; eşit olmayı sindirecek siyasal olgunluğa erişememiş olmak.

Bu nedenle müzakere siyaseti hala, her şeye karşın güçlü ve anlamlı bir siyaset biçimi, bir seçenek olarak varlığını muhafaza ediyor. Liberal içerimleri olduğu gerekçesiyle çokça ve kimi noktalarda haklı olarak eleştirilmiş olsa da, ‘müzakere’nin unutulan bir boyutunu hatırlamalı: Müzakere ancak eşitler arasında yapılabilen bir şeydir. Dolayısıyla müzakere siyaseti eşitliği varsayar. Eşitlenme arzusuyla değil, zaten eşit olunduğu kabulüyle masaya oturmaktır bu. Eşitlik yoksa müzakere de yoktur.

Bir müzakere siyasetine evrilebilir mi mevcut çatışmalı ortam? Buradan bakınca biraz zor gibi görünüyor. Çünkü dikkatli bir bakış atınca, on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyıl başlarında ortaya çıkmış paranoya ve travmalara yanıt geliştirirken görüyoruz Türk Devletini. İmparatorluğu parçalayan asıl şeyin hakimiyet altına alınmış ulusların eşitlik fikirleri doğrultusunda konum almalarıydı en nihayetinde; ama öyle bir tarih görüşüyle esir etmişler ki insanları, herkes bu sonu getiren şeyin devletlerarası savaşlar olduğunu zannediyor.

Yine uluslararası bir savaş durumu söz konusu ve yine aynı paranoyalara aynı simgesel seferberliklerle yanıt geliştirmeye çalışan bir Türk toplumu var sahnede. Ama hiç de estetik olmayan bir durum söz konusu burada. Ortada edebiyatçıların bahsettiği estetiğe sahip bir yara yok; tuhaf bir korku var. İstiklal Marşının bile “Korkma” sözcüğüyle başlaması; ulusal bir marşın bile daha baştan bir korkuyu yatıştırmak üzere konum almış olması kendi başına çok şey söylemiyor mu zaten? Adeta bu korkuyu taşımak için doğuyor insanlar. Bir süredir sağıma soluma baktığımda içinde yaşadığımız çağın insanlarını görmüyorum. Küçük küçük Abdullah Cevdetler, Namık Kemaller, Ziya Gökalpler, Mehmet Akifler, Mithat Cemal Kuntaylar filan… Bakalım bu simge envanterinin sonu nasıl gelecek?

Yazarın diğer yazıları