Sıra size gelmiyorsa, suça ortaksınız

 Bu eylem, insanların kendilerini öldürmeleri için ortaya çıkmış bir eylem değildir. Bu eylem bir çığlıktır ve adı üstünde, sonuç almak için yapılan bir “eylem”dir. Sorunu görünür kılmak, görünür kılmanın ötesinde kamuoyunun desteğini alarak sorunla ilgili sonuç almak için yapılan bir eylemdir.

 Bedeni ölüme yatırmak hemen ölmek değil, ölüme yatırmanın gerekçesiyle ilgili bir derdimiz var . Dolayısıyla o talebin duyulmasını sağlayacak bir eylem olarak açlık grevlerini ele aldığımızda bedene zarar gelmeden, geri-dönüşümsüz bir şekilde zarar gelmeden, o süreci uzatmak son derece mühim.

ZABEL MİRKAN / İSTANBUL

Onur Hamzaoğlu, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı savaş değil, barış isteyen metnin 2000’i aşan imzacısından birisi oldu. 1 Eylül 2016 tarihinde çıkartılan 672 sayılı KHK ile işi elinden alındı. 2011 yılından beri içinde yer aldığı Halkların Demokratik Kongresi’nde 2017 yılından itibaren, eş sözcülük görevini üstlendi. 4 Şubat tarihinde yapılan HDK’nin basın açıklaması gerekçesiyle HDP 3. Büyük Kongresi’nin öncesinde tüm ülkede gerçekleştirilen operasyon dalgasında 9 Şubat’ta gözaltına alındı, 17 Şubat’ta tutuklandı. Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ile Türkiye’deki hâkim siyasal atmosferi, kendi yaşadığı süreci, Türk Tabipleri Birliği davasını ve bir hekim olarak açlık grevi eylemlerine nasıl baktığını, eylemi nasıl değerlendirdiğini konuştuk…

Öncelikle, geçtiğimiz hafta TTB davasından karar çıktı ve hekimler toplamda 20 yıl hapis cezası aldı. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Ne düşünülebilir? Esasında öfke dışında, kızgınlık dışında nasıl duygular beslenebilir ve nasıl ifade edilebilir bu durum, bunu düşünüyorum. Sadece hukukun bittiğini değil, doğrudan doğruya ülkede hâkim olan yönetim biçiminin de ne olduğunun bir örneği olarak ele almak gerekir Türk Tabipleri Birliği (TTB) davasındaki kararı. Sizin gerçekleştirmiş olduğunuz ve suç olduğu iddia edilen işin ya da onların deyimiyle fiilin, ne olduğundan bağımsız olarak mahkeme heyeti niyetinizi okuyor bir defa. “Ben sizin niyetinizi okudum, yapmış olduğunuz iş o değil, esasında budur” diyor. Bu gerçekten hem ülke tarihimizde hem dünya tarihinde eşine az rastlanan –iyi ki az rastlanan– dönemlerde yaşanan bir durum. 1900’lerin Almanyası, İtalyası, İspanyası’nın esasında 21. yüzyıl haliyle (bunu, diyalektiği unutmadan ifade edelim) karşı karşıyayız. Dolayısıyla gerçekten Türkiye’de idare ve devlet biçiminin nasıl yürüdüğünü ifade eden bir karar TTB davasından çıkan karar. Toplumsal üretim ilişkilerinin nasıl yürüdüğünü ifade eden bir durum değil faşizm, bildiğimiz gibi. Sonuç itibariyle kapitalizm içinde bir form faşizm. Ne üretim ilişkilerindeki değişikliği temel alan ne de ülkeler arasındaki hiyerarşik dizilişi, yani emperyalizmi karşısına alan ya da hedefi olan bir durum değil. Doğrudan doğruya kapitalist üretim ilişkilerinde egemenlerin demokrasiyle ya da ikna yoluyla değil de, zor kullanarak; önce düşmanlaştırmayla insanları bir yöne ikna eden, ardından da bu karşıtlığı pekiştiren ve bu süreci fark edip karşı çıkanları hem ötekileştiren hem de şiddetle, zorla baskı altında tutarak kapitalizmin varlığını sürdürmesini ve krizleri aşmasını sağlayan –ki II. Dünya Savaşı’ndaki mesele tam da buydu– bir yönetim biçimi.

Bugün de 2007 yazında ABD’de görünür hâle gelen Mortgage kriziyle, esasında genel anlamda merkez kapitalist ülkelerde başladığına tanık olduğumuz krizin bugüne kadar çözülememiş olması ve derinleşerek devam etmesi, pek çok yönüyle bu krizin dünya genelinde yaşandığını net bir şekilde gösteriyor. Türkiye de doğal olarak bundan nasibini alıyor. Özellikle 1970’deki, bir önceki kapitalist bunalım döneminin aşılmasında ABD’nin hegemonyası altında, Washington uyum politikaları çerçevesinde merkez ve çevre kapitalist ülkelere farklı farklı roller verilmişti. İşte bu küresel krizde de Türkiye’nin bir rolü var. Türkiye’nin buradaki rolü hem doğayı ve insanı tahrip eden sanayi üretimlerini yapıp, hem de kaynakların merkez ülkelere aktarılması biçiminde işliyordu, işlemeye de devam ediyor. Bunu, özellikle AKP hükümeti üst düzey bir başarıyla uyguladı. Türkiye’nin patronları taşeron hâline geldi. Ve tabii ki iktidar çevresi kendi sermaye grubunu inşa etti özellikle inşaat ve medya sektöründe. Klasik sanayi alanınından yer alamadıklarını da söyleyelim. Nihayetinde de hepimizin gördüğü gibi, “Deli Dumrul Köprüleri” diyebileceğimiz köprüler, Avrasya Tüneli, Dilovası’ndaki köprü ve Şehir Hastaneleri sardı etrafımızı. Gelmeyen hastanın, geçmeyen araçların uluslararası sermayeye bedelinin ödendiği açıktan kaynak aktarmalarını görüyoruz. Milyarlarca dolar… Bunun ülke içinde yansımaları var ama gelinen aşamada ciddi bir sıkıntı var.

İçinde bulunduğumuz siyasal atmosferi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kriz artık mutfaklara yansıdı ve bunun da esasında ilk belirtilerini 31 Mart yerel seçimlerinde görmüş olduk. Bütün bunları ele aldığımızda, TTB duruşması sonucunu da bir zorun, bir şiddetin yargı eliyle, yargının hiçleştirilmesi üzerinden hayata geçirilmesi olarak değerlendirebiliriz. Verilen mesajda da tırnak içerisinde “Bakın ben herkese dokunabilirim ve bana karşı çıkan, uslu durmayan, itaat etmeyen herkese istediğimi yapabilirim” demek isteniyor. Bu işin bu kadar kolay olmadığını hep birlikte göstermemiz gerekir. Geldiğimiz yerde çıkışa varan tek yol budur. Sineye çekmek değil. Bu hukuksuzluğu deşifre etmenin yanı sıra, bununla mücadele etmemiz de gerekiyor. Özellikle sağlıkçılar için söylüyorum, doğrudan doğruya üretim alanlarımızda, hastanelerimizde, aile hekimleri merkezlerimizde, işyeri birimlerimizde, sağlık hizmetinde nerede üretim yapıyorsak o alanlarda güçlenmek, örgütlenmek ve bu sürece böylelikle karşı çıkmak gerekiyor. Ama bu işi sekter bir şekilde, herkesin başka şeyler anlattığı alanlarda yapmaya çalışırsak başarıya ulaşmak mümkün değil. Türkiye demokrasi güçlerinin tüm bunlardan ders çıkararak, gevşemeden –özellikle seçim sonuçları dikkate alındığında– bir arada, kol kola, omuz omuza mücadele etmesini sağlamak gerekiyor. Burada en azından bir değerlendirme daha yapabiliriz.

2015, 7 Haziran seçim sonuçlarının ertesinde yaşananlar ibretliktir Türkiye siyasî tarihi açısından. Tarihsel olarak bakıldığında, Türkiye’de ilk kez bir genel seçim sonuçları yürürlüğe konulmadı. Bunun sorumlusu da anamuhalefet partisinin bir dönem genel başkanlığını yapmış kişiler ve onların ekipleridir. Doğrudan doğruya görevlendirilmesi gereken siyasi parti olarak CHP, o olmazsa HDP; hükümet kurma konusunda görevlendirilmemiştir. Unutmayalım ki bu sürecin ardından Türkiye’de katliamlar yaşanmaya başladı ve bir terör havası hâkim oldu. İnsanlar yaşamlarını kaybetti ve bu şiddet, korku ortamıyla 1 Kasım seçimlerinde rüzgâr tersine döndürülmeye çalışıldı ama referanduma geldiğimizde tökezlenildiği de görüldü. Referanduma giderken kurulan ittifak doğal olarak hem 24 Haziran hem de 31 Mart seçimlerinde varlığını gösterdi.

Aslında şu an hepimizin gördüğü ve tanıklık ettiği üzere, AKP diye bir parti yok. Partinin kurucularından neredeyse kimse kalmadı. Tek başına bir kişi var ve süreç aleyhlerine çözülüyor. Ve yine gördüğümüz üzere, 31 Mart seçim sonuçlarını değerlendirme konusunda Erdoğan’ın o gece yaptığı açıklamalarla sonrasında yaptığı açıklamalar arasında fark var. Bu boyutu da bu sürecin akışıyla ilgili esasında. Farklı farklı odaklarda farklı eğilimlerin, tutumların olduğunu söylemek mümkün. Dilerim bu süreçte Türkiye’nin, Türkiye halklarının ve işçi sınıfının bugün yaşamakta olduğu ekonomik krizin, sosyal olumsuzlukların ve de ötekileştirmelerin müsebbibi olan bu hükümetin, hükümetin başının “Sorunları birlikte çözelim” çağrısına muhatapları evet demezler. En büyük risk bugün budur. Çünkü bugünkü Türkiye’yi yaratanlar, asla Türkiye halklarının yararına bir çözüm üretemezler. Muhalefetin bütün unsurlarının bunun farkında olması gerekir.

Unutmayalım 2015, 7 Haziran sonrasında alınan tutum gerçek bir kaos yaratmıştır. Ceylanpınar örneğini ele alalım. Bu katliamın failleri meçhul. Devletin iki polisi uyurken katledildi, olayla ilgili olduğu iddia edilip tutuklananlar üç yıl sonra serbest bırakıldı ve açık bir şekilde, devletin polislerini katleden asıl sorumlular bizzat devlet tarafından bulunmak istenmedi. O dava dosyasını incelediğinizde de, yine yargı unsurları itibariyle akla ziyan gerekçelerin olduğunu, alakasız insanların gözaltına alındığını, soruşturulması gereken ve aynı meslekten olan insanların soruşturulmadığını görebilirsiniz. Ardından Suruç Katliamı, Ankara Gar Katliamı, Antep’teki düğün katliamı; yerleşim alanlarının ablukaya alınıp Kürt illerinde yaşananlar sıradan durumlar değillerdi. Bunları muhalefetin iyi bir şekilde görmesi ve okuması gerekiyor. İktidarın şu aşamada bunları yapacak mecâli yok ama başka formüller deneyebilirler.

Dikkatli olmak gerekiyor. Bugünden daha iyiye gitmemizin tek yolu da muhalefetin bir araya gelmesi, birleşmesi ve çözümün bu sorunları yaratan AKP-MHP blokunun dışında olduğunu görerek hareket etmesinden geçiyor. Kamuoyuna bununla ilgili motivasyon yaratmakta büyük yarar var. 1 Mayıs alanları bence böyle bir adımın, yürüyüşün, kararlılığın alıcısının olduğunu; en azından kitlesinin olduğunu gösteriyor ülke genelinde. Ben bu açıdan bakıldığında ümitvârım.

Siz de HDK eşsözcüsü olarak bir tutsaklık süreci yaşadınız. Tutsaklık süreciniz nasıl geçti, biraz bahseder misiniz?

Kendi açımdan da, yaşadığım süreçte akla ziyan meseleler olduğunu söylemek mümkün. Dava açılan ve ceza istenen açıklama 24 Ocak 2018’de TTB Merkez Konseyi tarafından kurumsal internet sitesinden yapıldı. Ardından 4 Şubat Pazar günü, benim de eşsözcülüğünü yaptığım HDK ile beraber, HDP ve yine sosyalist partilerin imzasının olduğu, Türkiye Silahlı Kuvvetleri’nin ve ÖSO’nun ölümlere ve o bölgedeki insanları mağdur edecek ortak faaliyetlerine karşın, savaş yerine barışı tercih etmeye davet eden bir açıklama yayımlandı. 12 kurum vardı imzacı ve söz konusu partilerin, yapıların eş sözcüsü konumunda 18 kişi vardı. Bu 18 kişiden 11’ine soruşturma açıldı, sadece 2 kişi tutuklandı ve 5 ay süren bir tutsaklık süreci yaşandı. Seçtikleri kişileri, kamuoyuna mesaj vermek, korkutmak, insanlar ses çıkarırlarsa diye sindirmek amacıyla tutukladılar. Eğer bu basın açıklaması metni suçsa, bu metin hâlâ HDP’nin internet sitesinde duruyor. Düşünsenize, suç unsuru diyelim ki bir tabanca veya silah, hâlâ “suçluların” elinde. Siz o silahı onlardan almamışsınız. Akla ziyan bir süreç bu süreç. Ve gerek TTB davası, gerek benim kişisel sürecim; hukuki değil, tamamen siyasal süreçler. Hem benim davamda hem TTB davasında ortaya konan “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” söylemsel olarak ele alındığında bunu siyasal veya değil diye değerlendirebilirsiniz.

Ama burada şunu söylemek istiyorum; sonuç itibariyle ben hekimim ve aynı zamanda bir akademisyenim. “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” demek bir sonuçtur. Neyin sonucudur? Bilimsel bilginin sonucudur. Dolayısıyla mahkeme bu saptamayı, bu bilimsel bilgiyi de cezalandırmıştır. Böyle değerlendirmek gerekir. Türkiye’de yargı, bir şekilde bilimsel bilginin açıklanmasını cezalandırmıştır. Bu cezaya düşen pay da 10 ay hapis cezası olmuştur. Bunca hırsızlığın, yolsuzluğun yaşandığı; çocuk tecavüzcülerinin, kadın katillerinin elini kolunu sallayarak gezdiği bir ülkede, bu durumlar egemenler tarafından hoşgörüyle karşılanırken, olayların incelenmesi ani bir biçimde yasaklarla engellenirken diğer tarafta bunların yaşanmasının özellikle altının çizilmesi gerekiyor. Mahkeme süreçleri zaten tamamen farklı farklı odaklardan gelen kararların hayata geçirilmesiyle işliyor. Kamuoyuna da yansıyan süreci “meşrulaştırmak” adına, en azından kendi tabanlarında bir soru işareti oluşmaması için, kurulan bir tiyatro sahnesine dönüştürmüş durumdalar bu salonları. Bu sahneleri bozmak ise bizim elimizde. Evet korku insani bir duygu; ama korkudan korkmamamız gerekiyor.

Türkiye hapishaneler tarihinde açlık grevi ve ölüm orucu eylemleri büyük bir yer kaplıyor. Siz bir hekim ve insan hakları savunucusu olarak 40 yıl öncesini ve şimdiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben ilk kez hekim olarak 90’lı yıllarda karşılaştım açlık grevleriyle. O zaman açıkçası, başlangıçta anlayamamıştım ne olduğunu. Ardından bu işi bilenlerle sohbetler, okumalar gerçekleştirmek zorunda kaldım. Bunu isteyerek yapmadım, Türkiye’nin koşulları bir hekim olarak beni bunu öğrenmeye zorladı. O zamanlar da hekim örgütünün içindeydim ve doğal olarak, sağlıklı kişilerin hastalanmaya doğru gitmeleri ister istemez mesleğime içkin bir konu oldu benim için. Ve şunu gördüm: İnsanlık tarihi boyunca açlık grevleri, insanların tanınmış haklarını talep etmeleriyle ilgili hiçbir araçlarının kalmaması ve seslerinin hiçbir şekilde duyulamaması üzerine, tek duyu araçları, aslında seslerini çıkarabilecekleri tek ifade araçları olan bedenlerini kullanmak zorunda kalan insanların girdiği eylemler olmuş.

Bir insan ve hekim olarak, yaşam hakkının sonsuz savunucusuyum, bununla ilgili hiçbir tereddüt taşımıyorum. İnsan bedeninin ölüme yatırılması benim kabul edebileceğim bir durum değil. Ama benim uğrunda mücadele edebileceğim şey, bir insanın ya da insanların bedenini ölüme, açlığa yatırma sebebinin ortadan kaldırılmasıdır. Ben bunun için mücadele ederim ve sorunun ne olduğunu ortaya koymaya çalışırım. Bugün için de tartışılması gereken şey, açlık grevcilerinin ne yaptığı ya da bu eylemi nasıl yaptığı değil, bu eylemi neden yaptıkları, niçin bu eyleme başladıklarıdır. Bunun kamuoyuyla paylaşılması, gün yüzüne çıkarılması ve temel faktörün ortadan kaldırılması asıl meseledir. Burada da en azından kamuoyuyla paylaşılan metinlerde görüyoruz ki günümüzdeki bu kitlesel, özellikle hapishanelerdeki ve benim de bir dönem çalışma arkadaşım olan Leyla Güven’in neredeyse yarım yılı bulan açlık grevinin nedeni doğrudan doğruya, biraz önce de belirttiğim gibi geçtiğimiz yıllarda devletin de muhatap olduğu Abdullah Öcalan’a uygulanan mutlak tecrit hâlinin kaldırılması meselesi.

Tecrit dediğimiz şeyin bir kişiyi cezalandırmak üzere mevzuatta yeri olmakla beraber –tabii bunun insanlık onuruna aykırı bir uygulama olduğunu şerh düşmeden geçmek istemiyorum– bir kişiyi “mutlak tecrit” dediğimiz yöntemle, dış dünyadan tamamen izole ederek ve bunu yıllarca sürdürerek ilerlemenin kabul edilebilir bir durum olmadığını söylemek istiyorum. Kaldı ki iktidar bundan birkaç yıl Abdullah Öcalan’la görüşürken, görüşmelerin gerekçesi ülkede ateşkesten sonra barış gerçekleşebilir mi gerçekleşmez mi, meselesiydi. Aslında bu açıdan baktığınızda, barışın mümkünatının geçtiğimiz yıllarda devlet tarafından birebir muhatap alınan tarafına uygulanan mutlak bir tecritten bahsediyoruz. Bu tecridin kalkmasıyla hem açlık grevleri sonuçlanacak hem de muhtemeldir ki Türkiye’nin önünde çözmesi gereken en büyük sorun olan Kürt sorununun siyasi, adil, eşit çözümünü sağlayabilecek barış sürecinin yeniden başlamasına vesile olan bir adım atılacak. Bu adım atılacak, süreç başlayacak diyemem; ama bu olasılık var.

Şu anki açlık grevi eylemlerinde kritik günlerdeyiz. Tutsakların bazıların vitamin desteği verilmediği söyleniyor. Bu durum onları nasıl etkiler? Bir halk sağlığı uzmanı olarak ölüm oruçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben hekim olarak açlık grevlerinin sakatlıkla, ölümle sonuçlanmaması adına yapabileceklerimin ne olduğuna açlık grevcilerinin verdikleri müsaade boyutuyla dahil olabilirim; ama onun dışında, asıl mücadele etmem gereken alanın, bu ülkenin bir yurttaşı olarak ve kendimi Türkiye halklarının geleceğinden sorumlu hisseden bir kişi olarak, açlık grevine neden olan koşulların ne olduğunun kamuoyuyla paylaşılmasını ve bu koşulların ortadan kalkmasını istiyorum. Tek bir kararla binlerce kişinin açlık grevine son verilebilir. Bu eylem, insanların kendilerini öldürmeleri için ortaya çıkmış bir eylem değildir tarihsel olarak baktığımızda. Bu eylem bir çığlıktır ve adı üstünde, sonuç almak için yapılan bir “eylem”dir. Sorunu görünür kılmak, görünür kılmanın ötesinde kamuoyunun desteğini alarak sorunla ilgili sonuç almak için yapılan bir eylemdir. İnsan vücudu gerçekten dayanıklı bir yapı.

Türkiye’deki ve dünyadaki açlık grevleri eylemleri bize kötü bir şekilde gösterdi ki, açlığın yarattığı en büyük handikap sinir sistemine yönelik gerçekleşen tahribat ve yıkım. Hem hafızaya hem de motor fonksiyonlar diye tabir ettiğimiz yürüme, denge meselelerine dair vücuda hasarlar veriyor bu eylem. Ve yine Türkiye’deki deneyimler buradaki hekimlere gösterdi ki, özellikle B1 vitamininin düzenli olarak alınması hedefe ulaşıldığında –bırakılacağını düşündüğümüz için bu eylem– o bedendeki muhtemel sakatlığı engellemiş oluyor. Bu anlamda, ister ölüm orucu olsun ister açlık grevi olsun, en azından benim hekim kimliğimle söyleyebileceğim şey, B vitamininin tereddütsüz alınması gerektiği.

Ülkemizdeki üretim formları itibariyle sabah-akşam birer tablet biçiminde, yaklaşık 500 mg’lık bir B vitamini alımı, sakatlıkların önlenmesi adına önemli. Bunun dışında şeker, tuz, karbonat, özellikle tabii ki su alımı ile alınmaması başka bir form. Ama az evvel de dediğim gibi, B vitaminiyle ilgili bir tartışmanın yanlış olduğunu yinelemek istiyorum. Çünkü o çığlık duyulduğunda, o eylem başarıya ulaştığında eğer süreçte B vitamini almamışsanız, vücudunuzu kullanamıyor olacaksınız. Yaşadıklarınızı anımsamayacaksınız. Bedeniniz yaşarken zihniniz olmayacak ya da zihninizde sıkıntılar olacak. Hele ki böyle bir siyasi bilinçle bu eyleme başlamış insanlar için bu durumun kabul edilebilir olduğunu düşünmüyorum. B vitamini alımı, alınmaması meselesini bir tartışma konusu olarak değerlendirmiyorum kendi adıma ve kendi bilgi birikimim adına. Ama nihayetinde vitaminin alınıp alınmayacağına eylemciler karar verecektir doğal olarak. Başka türlü bir eylem olduğu için bu kadar ısrar gösteriyorum bu konuda.

Bedeni ölüme yatırmak hemen ölmek değil, ölüme yatırmanın gerekçesiyle ilgili bir derdimiz var çünkü bizim. Dolayısıyla o talebin duyulmasını sağlayacak bir eylem olarak açlık grevlerini ele aldığımızda bedene zarar gelmeden, geri-dönüşümsüz bir şekilde zarar gelmeden, o süreci uzatmak son derece mühim.

Ne yazık ki Türkiye, hekimlerini açlık grevleri ve ölüm oruçları konusunda dünya literatürüne büyük katkı sağlayacak, ışık tutacak hâle getirdi… Nihayetinde, bir hekim olarak açlık grevleri eylemlerinin desteklenecek bir durum olmadığının bilincinde olarak bu eylemlerin ne olduğunu anlıyorum, insanlık tarihinde nasıl ortaya çıktığını biliyorum, niçin yapıldığının farkındayım. Bu eylemi gerçekleştirmenin nedeni olan fiili, olayı, hukuksuzluğu ortadan kaldırmak ve bunların ortadan kalkması için de mücadele etmemiz gerektiğinin altını çiziyorum.

Tüm bu kritik süreçler ve kırılma anları, toplumu ruhen ve bedenen nasıl etkiler? Sizce nasıl bir süreçten geçiyoruz?

Her şeye rağmen umudumuzu kaybetmememiz ve aynaya baktığımızda kendi yüzümüzden utanmayacak durumda olmamız gerekir. Hem sessizlikten, eylemsizlikten hem de yanlış sesler çıkarmak ve yanlış eylemlerde bulunmaktan kaçınarak, hep beraber olmaya çalışmamız gerekiyor. Bugünün anahtarının bu olduğunu düşünüyorum. 2017 referandum sürecinde olduğu gibi, ondan öncesinde Gezi İsyanı’nında olduğu gibi, 31 Mart yerel seçimlerinde olduğu gibi muhalefet tüm unsurlarıyla hep birlikte tutum almaya, davranmaya çalışmalıdır. Özgür olmak için hakların kullanılması gerektiğinin bilincinde olarak mücadeleye kararlılıkta devam etmeliyiz.

Son olarak şunu eklemek istiyorum. Dünya bu örneklerle dolu ki, o da şu: Sıra her zaman, herkese geliyor. Önde olmayayım da bana bir şey olmasın, sessiz kalayım da fark edilmeyeyim değil konu. İnsanlık için işlenmiş suçların karşısında durmadığımız sürece sıra her zaman, hepimize gelecek. Bunu böyle bilelim. Ha eğer sıra size gelmiyorsa, siz de bu suça ortak oluyorsunuz demektir. Suça ortak olmayan herkese sıra gelecek, bundan emin olalım. Sıra geldiğinde pişmanlık duymamak ve yapacak hiçbir şeyin kalmadığı bir aczi yaşamamak için bugünden, hep beraber kol kola yürünmesi ve ortak adım atılmaya çalışılması gerekiyor. Benim umudum var, umutluyum. Şairin dediği gibi “Güneş bizim için doğacak” ve güneşin doğuşu da uzak değil. Yeter ki kararlı olalım ve daha az hata yapmaya çalışalım…

Yazarın diğer yazıları

    None Found