Sırada Figen Yüksekdağ var

‘Ben siyasetin sokak çocuğuyum.”                

Böyle demişti; 2015 yılının Şubat ayında İstanbul-Edirne yolu üzerinde yaptığımız bir röportajında.

Figen Yüksekdağ’ın gerek herhangi bir başkanlık sıfatının olmadığı dönemlerdeki devrimci faaliyeti gerek ESP Genel Başkanlığı gerekse de HDP Eşbaşkanlığı dönemindeki politik tutumu bu tanımına uygun oldu.

1992 yılından bu yana devrimci mücadelenin içinde. Gençlik örgütlenmesinden emekçi halk arasında kitle faaliyetine, erkek egemenliğine karşı kadın cins bilincini savunmaktan genel başkanlığa devrimci siyasetin birçok yerinde görev aldı. Yazıları ile de pratik politikanın sorunlarına yanıt ararken, Marksist teorinin sorunları ile de uğraştı. Her zaman devletin hedefinde oldu ancak en çok da HDP Eşbaşkanlığı döneminde tartışıldı. 6-8 Ekim Kobanê serhildanından Suruç katliamına, parti binalarına yönelik linç saldırılarına kadar çok kritik dönemlerde aldığı devrimci tutumlar nedeniyle hem Saray’ın hem de Saray medyasının hedefinde oldu. Özellikle Saray medyasında kadın kimliği üzerinden çeşitli cinsiyetçi saldırılara maruz kaldı.

Figen Yüksekdağ, eşbaşkanlık sisteminin HDP’de içinde de tam olarak içselleştirilemediği bir dönemde eşbaşkanlığı yürüttü. Üstelik Selahattin Demirtaş gibi popülaritesi yüksek bir erkek başkanın yanında. Elbette çok zor bir süreç oldu. Kimi zaman HDP içinde de kadın örgütünün desteğinden yoksun kaldı. Etrafında kadın dayanışmasının eksik örüldüğü dönemler de az değildi. Ancak O tüm bunlar karşısında politik aklı ve iradesi kadar cins bilinci yüksek bir kadın sosyalist olarak var oldu. Hem erkek devlete hem de onun devrimci demokratik siyaset içindeki izdüşümlerine karşı mücadele etti.

HDP öncesinde ESP içinde özerk örgüt olan SKM’nin kuruluş sürecinde aktif olarak yer almış, kadınların siyasetin merkezine yürüme ve özgürleşme eyleminin her alanda savunusunu yapmıştı. Bir yandan bu deneyimlerine dayanırken, diğer yandan HDP ile çıktığı yeni yolda her zaman öğrendi, biriktirdi ve güçlendi.

Figen Yüksekdağ her zaman devrimci olandan yana tutum aldı. O röportajında neden devrimci sosyalist siyasetin içinde olduğunu açıklarken, “Beni bu yola çeken şey; iyilikti. Bütün toplumun, bütün insanlığın iyiliğine ulaşabilmek idealiydi. Yine o saf iyilik isteği benim hala en yakın motivasyon kaynağımdır. Devrimci romantizm benim esas dinamiğimdir, esas motivasyon gücümdür” demişti. HDP’yi de “bir istekle, bir hayalle reel politikanın yaşamdaki gerçek ilişkilerin buluştuğu bir yer” olarak tanımlamıştı. Bu nedenle HDP binaları AKP destekli faşistler tarafından yakılırken, partisinin önüne giderek, faşistlerin karşısına dikilmişti. Ondaki iyilik arayışı Rojava’dan yana açık bir tutum almasını sağlamıştı. AKP’nin DAİŞ ile işbirliği yaparak Rojava’ya saldırdığı dönemde, sınıra giderek söylediği “Sırtımızı Rojava’ya dayıyoruz” sözü, politik değerinin ötesinde ideolojik olarak aldığı tutumun ifadesiydi. O, Saray diktatörlüğüne karşı halkların ve kadınların devrimi Rojava’dan yanaydı. Tıpkı Kobanê serhildanını sahiplenmesi gibi netti. Kobanê serhildanını bir Gezi ayaklanması gibi halkın isyanı olduğu gerçeğini mahkeme salonlarında da savundu.

Yüksekdağ 4 Kasım 2016 tarihinden bu yana Kandıra 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde rehin tutuluyor. Hakkında açılan davalardan 8’inde karar çıktı. Sadece biri -ki o da hakaret suçlamasıyla açılan bir dava-  beraatle sonuçlandı, diğerlerinde hapis cezaları aldı. 7 dosyada ise yargılaması hala devam ediyor.

Hapsedilmesinin yanı sıra iktidarın özel bir sessizlik sansürü ile unutturulmak isteniyor. Tıpkı diğer kadın siyasetçiler gibi; Sebahat Tuncel gibi.

Figen Yüksekdağ’a uygulanan bu özel politika O’nun üç kimliğinden kaynaklanıyor.

Birincisi; kadın kimliği. Bu kimliği ile erkek egemen siyaset dünyasında yer almış, sözünü ve eylemini sakınmamıştır. Siyasetin merkezinde “ben de varım” demiştir.

İkincisi; sosyalist kimliği. Bu kimliğini kendisi de “Siyasetin sokak çocuğuyum” cümlesi ile ifade ederken,”Parlamento benim için bir mecburiyetin algılanışıdır” diyerek parlamento ile ilişkisini de tanımlamıştır.

Üçüncüsü ise Türk kimliğidir. O’nun “Türk” kimliği, HDP’yi bir “Kürt partisi” alanına sıkıştırmak isteyen devletçi ve liberal zihniyetlere yanıttır. Çünkü HDP Kürt halkı ile Türk halkı başta olmak üzere bu coğrafyanın halklarının faşizme karşı demokratik mücadele cephesidir.

Yüksekdağ’ın çalışma arkadaşı Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğüne kavuşma ihtimali bile büyük bir sevinç yarattı. Bu zorbalığa son verilmesi hepimizin umudunu büyütecek. (Bu yazının kaleme alındığı dün saat 10.00 itibariyle Demirtaş hala tahliye edilmemişti)

Demirtaş’ın özgürlüğüne kavuşmasının ardından “Sıra Figen Yüksekdağ’da” deme zamanı değil mi? Yüksekdağ’a uygulanan “yok sayma” siyasetini başta kadın dayanışması olmak üzere aktif dayanışma ile son vermek gerekmiyor mu? İktidarın Figen Yüksekdağ’ı yok sayma nedenleri anlaşılıyor. Ancak Selahattin Demirtaş’ı sahiplenen kesimlerin Figen Yüksekdağ ve diğer kadın siyasetçileri yok sayma siyasetine de artık son verilmesinin zamanı gelmedi mi?

Yazarın diğer yazıları