Sivas’ta sözümüz, sazımız yandı

İlk listede benim de ismim vardı. Ama ölmemiştim. Bazen ölmenin ile yaşamanın arasında ki fark, birbirine karışır. Yaşamın bir azaba dönüştüğü anları yaşıyordum. Kolum, kanadım kırılmıştı.

BARIŞ BALSEÇER / STRASBOURG

Şair, fotoğrafçı Mehmet Özer, Madımak’ta Metin Altıok, Behçet Aysan, Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Hasret Gültekin, Edibe Sulari’nin de aralarında 35 kişinin yaşamını yitirdiği katliamdan şans eseri kurtuldu. ”26 yıl sonra geriye dönüp, bir katliamı anlatmak, oldukça zor. O günü yeniden yaşıyor gibiyim” diyen Özer, ”Geriye ne kaldı diye sorarsanız, direnenlerin bıraktığı büyük bir boşluk, dinmeyen büyük bir öfke, söz verilmiş ama yerine getirilmemiş sözler ve hala katillerin ödüllendirildiği bir durum kaldı. Bütün bunlar beni yaralıyor ve öfkelendiriyor” diye belirtiyor.

Sivas Katliamı’nın örgütlü olduğunu ve günler öncesinden planlandığına dair şahitliklerini paylaşırken, ”O an ortaya çıkan bir öfkeden kaynaklı değil, aslında günler öncesinden tasarlanan bir saldırıydı… Madımak Oteli’nin önündeki cadde boyunca Arnavut kaldırımı yapımında kullanılan taşlar kamyonlarla, öbek öbek dökülmüştü. Nerden bilebilirdim ki o taşlar diğer gün, saldırıda kullanılacaktı” diyor.

Fotoğraflarıyla katliam öncesi yaşananlara ve katliam gününe dair önemli bir hafıza oluşturan Özer, konuşurken zaman zaman duygulu anlar yaşasa da Sivas’ta yaşananları  tüm detaylarıyla gazetemiz Yeni Özgür Politika’ya anlattı. ”Hatırladığın kadar güçlü, unuttuğun kadar suçlusun. Kazanmak istiyorsan, UNUTMA!” diyen Özer’e sözü bırakıyoruz.

Hicret koşucuları ilk gruptu

Pir Sultan Abdal Şenliklerine Ankara’dan katılan gruptaydım. Fotoğrafçı arkadaşım Nida ile birlikte, Sivas’a gittik. Sivas etkinlikleri Buruciye Medresesi, Kültür Merkezinde, spor salonunda ve daha sonra Banaz’da yapılmak üzere, planlanmıştı. İlk gün Kültür Merkezinde açılış toplantıları oldu. Ortam, çok sakindi aslında. Gözüme çarpan çok bir şey yoktu. O güne dair aklımda kalan duvarlarda asılı ver yer yer yırtılmış “Hicret Koşusu” afişleriydi. Biz gelmeden iki gün önce Sivas’ta “Hicret Koşusu” düzenlenmişti.

Sonradan anladım. Sivas’ta koşuya katılanlar, katliamcıların ilk gruplarıydı. Bunlar bütün olayları başlatmıştı. Koşu sonrasında koşuya katılanlar gitmemiş, Sivas’ta kalmışlardı. Daha önceden planlanmıştı. O an ortaya çıkan bir öfkeden kaynaklı değil, aslında günler öncesinden tasarlanan bir saldırıydı. Özellikle Cuma gününe denk getirilmişti. Çünkü Cuma namazına giden dindarların duyguları kullanıldı, kışkırtıldılar.

Yine aynı gün “Müslüman kamuoyuna” başlıklı bir bildiri dağıtılmış ve halk hesap sormaya çağrılmıştı. Bütün bunlar önceden planlanmış işlerdi.

Sözüm yarım, sözüm küle kaldı

Arkadaşımla Buruciye Medresesinde, Kağıthane işçileri ile ilgili etkinliğe katılmıştık. O dönem Kağıthane işçilerinin direnişi ülke gündemindeydi. Bununla ilgili bir gösteri yapıp ardından da bir dinleti sunmuştum. O gece verdiğim sözlerim oldu. Yıllar sonra verdiğim ve de yerine getiremediğim bu sözlerin acısını da yaşıyorum. Örneğin Hasret Gültekin’e, Ankara’ya döndüğümüzde bir kaset kapağı fotoğrafı çekme sözü vermiştim.  Bu sözümü yerine getiremedim.

Asaf Koçak’ın karikatürlerini yeniden reprodüksiyon yapacaktım. Bu sözümü de yerine getiremedim. Sözüm yarım kaldı, sözüm küle kaldı.

Son akşam neler yaşandı?

O gün dediğim gibi etkinlikler Buruciye Medresesi, Kültür Merkezi ve spor salonunda gerçekleştirildi. Birçok şairimiz, ozanımız etkinlik sonrası otele dinlenmek için çekilmişti. Akşam üstü gerçekleşecek etkinliklere hazırlanıyorlardı aynı zamanda. Etkinlikten sonra Madımak Oteli’ne döndük.

Birinci günün akşamı herkes etkinliklerden yorgun döndü. Madımak Oteli’nin girişindeki lokantada topluca yemek yedik. Bu benim için adeta törensel bir andır.

Çünkü, tam da Behçet Aysan’ın karşısında, oturmuştum.  O gün herkes birbirine neler yaptığını anlatıyordu. Behçet Aysan bana dönüp ”Buruciye Medresesi’nde güzel bir etkinlik yapmış, şiirler okumuşsunuz. Hadi bir tane de bize okuyun” dedi, kıpkırmızı kesilmiştim. Bende “Sana en çok sevdiğim şiirden bir tanesini okuyacağım” dedim. Behçet Aysan’ı hem kişisel olarak çok seviyordum, hem de şiirlerini çok beğeniyordum. Şiirlerimde onun izlerinin olmasını, onun ayak izlerine basmak isterdim. Böyle bir önemi vardı benim için. Ona dönerek, kendisinin “Beyaz Bir Gemidir Ölüm” şiirini okudum. Yıllar sonra bütün şiir dinletilerinde bir refleks hali ile, hep bu şiir aklıma gelir ve onu ilk okurum.

Sökülen taşlar saldırıda kullanıldı

Güne dair bir ayrıntı da şuydu. Gece geç vakitte otelin bir kaç metre uzağında telefon kulübesine gittim. Eşimi aradım. Etkinliklerin başladığını, her şeyin iyi geçtiğini söyledim. Dönerken gözüme başka bir şey ilişti. Madımak Oteli’nin önündeki cadde boyunca Arnavut kaldırımı yapımında kullanılan taşlar kamyonlarla, öbek öbek dökülmüştü. Nerden bilebilirdim ki o taşlar diğer gün, saldırıda kullanılacaktı. Bilemezdim o taşlarla yoldaşlarımızın, ateş çemberine alınacağını. O taşlar da planlı şekilde, yol ortasına dökülmüştü.

Birbirimizi uyarmıştık

Birinci gün bu şekilde geçti. İkinci günün programında Buruciye Medresesi’nde, yazarların, şairlerin ve ozanların katılımıyla bir imza günü planlanmıştı. Daha sonra Kültür Merkezine geçilecek ve Arif Sağ konser verecekti. Konserden sonra araçlarla Banaz’a gidilecekti.

Bir ara Ali Balkız ile konuştuk. Ortalığın sessizliği, dağıtılan bildiriler, Sivas halkından katılımın az olması bizi düşündürtmüştü. O konuşmada “dikkatli olalım” diye birbirimizi uyarmıştık. Sabah Buruciye Medresesi’nde standlar kuruldu. Yazarlar, şairler, ozanlar konuklarını beklemeye başladılar. Öğleye doğruydu.

Yüzlerini Medreseye dönmüşlerdi!

Bir tanıklığımdan daha bahsetmek istiyorum. Kuran kurslarında büyüyen birisi olarak, namaz kılmanın kuralları konusunda bilgim var. Yani insanların alınlarının secdeye değmesi gerektiğini bilirim. Caminin bahçesinde namaz kılınıyordu. Namaz kılanların alınları secdeye değmiyor, yüzlerinin Buruciye Medresesi’ne döndüğüne tanıklık ettim. Cami ile medrese arasındaki uzaklık yaklaşık 200 metreydi. Bu durum beni rahatsız etmişti ama anlamlandıramadım.

Bir yerel televizyon kanalı namaz öncesinde, cemaatten birisi ile medresenin kapısı önünde röportaj yapıyordu. Hatırladığım şuydu. “Peygamber efendimizin ailesine hakaret ediyorlar” demişti ve üstüne basa basa “Allah kabul etsin” demişti. Ama bunu sesini yükselterek, tehditkar şekilde söylemişti.

Polis de saldırıdan haberdardı

O arada Aziz Nesin ile bir tartışma, bir gerginlik yaşandı. Ali Balkız ve yanındaki arkadaşlar, yazarları oradan alarak Madımak Oteli’ne götürdü. Medresenin içerisinde ben ve Can Şenliği Tiyatro grubu oyuncuları kalmıştık. Dışarı çıktım, geri dönüp oyunculara “derhal buradan çıkmamız gerekiyor” dedim.  “Eşyalarımızı almadan gidemeyiz” dediler. Kapıda bekleyen iki sivil polis vardı. Onlara yönelip “buradan çıkmamız gerekiyor” dedim. Kel ve yaşlı sivil polis “hemen çıkmalısınız” demişti. Polis sert bir şekilde “eşyalarını alacak kadar vaktiniz yok” dediğinde, bize yönelik bir saldırının olacağını anladım. Eminim ki polis saldırıyı biliyordu ve “vakitin kalmadığını” söyleyip, bizi uyarmıştı.

Kültür Merkezini taşladılar

Can Şenliği oyuncuları ile çıktıktan bir iki dakika sonra, camide namaz kılanlar “tekbir” sesleri ile, medreseye saldırdılar. Kültür Merkezi önüne geldiğimizde, standlar kuruluyordu, konser hazırlığı yapılıyordu. Olayı arkadaşlara anlattık. Medreseye saldıran grup bizi orada göremeyince,  bir kaç dakika sonra Kültür Merkezine geldiler ve bizi taşlamaya başladılar.

İlk saldırıda bir kaç arkadaş yaralandı. İlk yaralanan arkadaşlarımızdan birisi Kervan Dergisi temsilcisiydi. Biz de hemen toparlanarak, saldırıya karşı cevap verdik. 500-600 kişiye yakın bir gruptuk. Sivas merkez ve ilçelerinden gelen Alevi kadın, çocuk, yaşlılar konser dinlemek için bir aradaydı.

Polis-jandarma önlem almadı

Kültür Merkezi önüne, kitap standlarından barikatlar kurarak, kendimiz savunmaya başladık. Aslında Kültür Merkezinin önü beton zemindi. Atacak taş bile bulamıyorduk. Saldırganların attığı taşları toplayıp, kendimizi savunuyorduk. İlk saldırıda onlar yaklaşık faşist 500 kişiden oluşuyordu. Onlara karşı kendimizi savunabiliyorduk. Jandarma ve polis, Kültür Merkezi önünde vardılar. Ama bir önlem almadıkları gibi, bizi çember altına aldılar. Kültür Merkezinin arkası, mahalleye açılıyordu. Büyük saldırının, oradan gelişeceğini düşündüm. Kültür Merkezindeki kafede buluna içecek şişelerini aşağı getirdik, onlarla kendimizi savunduk. Bir at arabası vardı, onu devirip barikat kurduk.

Sayıları binleri buldu

Bu saldırı, saat 13.00’den saat 17.00’ye kadar sürdü. Saat 17.00 civarında ise saldırgan grubun sayısı binleri bulmuştu. Başta tahmin ettiğim gibi Kültür Merkezinin mahalleye açılan yolundan, saldırganlar geliyordu. Arkadaşların Kültür Merkezine girmeleri için bizler öz savunmada kaldık. Herkes içeri girdikten sonra, biz de Kültür Merkezi’ne girdik. Kapıları ve pencerelere destekler koyarak, önlem almaya çalıştık.

İçeride büyük bir panik vardı. Çığlık atanlar vardı. Herkes şaşkın ve tedirgindi. Dışarıda kendimizi savunurken polis amirinin “İçeri girin. İnsanları kışkırtıyorsunuz” diye bağırdığını hatırlıyorum. Oysa içeri girmeyerek, kendimizi dışarıda savunarak, doğru bir şey yapmıştık. İçeri girmemekle büyük bir tehlikeyi az da olsa, önlemiştik.

Madımak Oteli kuşatılmıştı

Kültür Merkezi önünde saldırı olduğu anda, Madımak Oteli önünde de faşistler bir araya gelmişti. Ali Balkız ve diğer arkadaşlar büyük tehlikenin oluştuğunu anlamışlar. Telefonla aradık, Ali Balkız “İnsanları Kültür Merkezi’nden çıkartın” dedi. Saat 17.00’deki büyük saldırıdan sonra saldırgan faşist kitle, geri çekildi.

Saldırgan grubun dağılmasını fırsat bilerek, araçlarla insanları Gökçebostan Mahallesi, Alibaba Mahallesi’ne dağıttık. Saat 18.30’da Madımak Oteli’ne yürüdüm. Otelin önüne geldiğimde, otel kuşatılmıştı. Ne yapacağımızı bilemiyorduk. İçeriden aldığımız bilgi şuydu: “Bizi merak etmeyin. Arkadaşlarınızı koruyun. Ankara ile görüşüldü. Devlet bizi buradan kurtaracak”.

Çıkmanın mümkünatı yok, yardım edin!

Otelin ankesörlü telefonu, otelin asma katındaydı. Asma kat saldırıya açık bir yerdi. Bir kaç kere uzun, uzun çaldırdım. Sonra Olgun Şensoy telefona çıktı. “Her taraf sarıldı. Çıkmamızın mümkünatı yok. Yardım edin” dedi.

Aklıma ilk gelen şey sendikaları aramak oldu. Ankara’daki dernekleri aradım. Saldırıya uğradığımızı, saldırgan kitlenin giderek çoğaldığını, kuşatıldığımızı ve çaresiz olduğumuzu söyledim. Ki bu arada Aziz Nesin ve milletvekili olan Arif Sağ, Ankara’yı aramıştılar zaten.

Abi bizi yaktılar

Tekrar aradım. Serkan Doğan (Sivas katliamında 19 yaşında katledildi) telefonu açtı, ağlayarak ve bağırarak:”Abi bizi yaktılar” dedi. Ahize düştü. Otel yakılmıştı. Çaresizdik.

Kültür Merkezinden çıkan arkadaşlarla, Sivas İHD başkanının evine geçtik. Bir saat sonra, arkadaşlarımızın ölüm haberleri gelmeye geldi. İlk listede benim de ismim vardı. Ama ölmemiştim. Bazen ölmenin ile yaşamanın arasındaki fark, birbirine karışır. Yaşamın bir azaba dönüştüğü anları yaşıyordum. Kolum, kanadım kırılmıştı. Dün birbirimize sarılıp, türkü söylediğimiz, çocuklarımız; gözlerine hayranlıkla, bir övgü almak için baktığımız ozanlarımız, şairlerimiz, yazarlarımız yakılmışlardı. Bizi yakmışlardı. Sivas’ta sözümüz, sazımız yandı. Aleviler, komünistler, devrimciler sonsuza kadar yaralıdır artık.

Kolluk ertesi gün Sivas’ı kuşattı!

Bulunduğumuz Gökçebostan ve Alibaba mahalleleri sabaha kadar polis ve asker tarafından sarılmıştı. Halkın toplanarak, direnişe geçeceğini düşündüler. Katliamın olduğu saatlerde ortalıkta olmayan devletin kolluk güçleri, ertesi gün Sivas’ı kuşatmıştı. Diğer gün halk toplanarak, Madımak Oteli’ne doğru yürüyüşe geçti. Katillere karşı öfkesini, haykırıyorlardı. Yıllar süren bir öfke, kartopu gibi büyüyor. Dindarları ayrı tutarak, yıllar sonra siyasi İslamcıların insana düşman olduğunu, dincilerin siyasi İslamı kendileri için bir araç haline getirdiğine tanıklık ettik, hepimiz.

Devlet katliamcıların yanındaydı

Bir söz vardır, ”Evlatları önünde yürümeyenler, tabutunun arkasından yürür”. Biz çocuklarımızın tabutlarının arkasından yürüdük. Çünkü onlarla birlikte omuz, omuza yürümemiştik. Çorum’un, Maraş’ın, Dersim’in hesabını soramadığımız için Sivas katliamı oldu. Katillerini açığa çıkar(a)madık. Sivas katliamının hazırlığını, devletin bilmemesi mümkün değil. Aldığımız nefesten haberi olan devletin bunu bilmemesi, mümkün değil. Anlıyoruz ki devlet, Madımak Oteli’nde katledilenlerin yanında değil, dışarıda ki katliamcıların yanındaydı. Mahkemelerdeki korumacı tutum, katillerin elini kolunu sallaya sallaya gezmesini başka nasıl açıklayabiliriz?!

Bunu unutursak, bilin ki bir gün gelir ve kendisini yine bize hatırlatacaktır. Hatırlattılar da. Roboskî’de hatırlattılar, Suruç’ta, Ankara Garı’nda kendilerini hatırlattılar. Son olarak şunu eklemek istiyorum: Hatırladığın kadar güçlü, unuttuğun kadar suçlusun. Kazanmak istiyorsan, UNUTMA!

Çıra elden ele

İslere düşüp dumanlar soluduk

ahh hayat diye bir yudum ateş içtik

bir solukluk zaman sonsuzluğunda

bir ömürlük düşler kurduk

genzimizden ciğerlerimize akarken ölüm

saçlarımızı tutuştururken alevler

tutuştuk el ele

kardeşin kardeşe

dostun dostla

sevgilinin sevgiliye

son dokunuşuydu

kapanırken kirpiklerimiz usulca

sokulduk birbirimize, sarıldık birbirimize

tüm uzaklıklar duydu bunu

şiiri, ezgiyi sardıkça alevler, çırpındı yüreğimiz

kelamımızı küle gömmeyin

küldeki közü harmanlayın

bir ezgi ne zaman ölürse

bir söz ne zaman ölürse

o zaman öldü deyin bizim için

o zaman öldü sevdikleriniz

şimdi madımaktan bize kalan ateşten öfkedir

toplasın herkes, ateşten umut toplasın

dostluk ve sevgi toplasın

ve dağıtsın yeryüzüne

yeryüzü yansın düşlerimizin ateşi ile

gül elden ele

gül dilden dile

bizim payımıza düşen acıyı tas tas içip anlatmak

kabuk bağlamış yaramızı yeniden kanatmak

her gün yakacağız kendimizi,

gidenlerin özleminin ateşiyle

huzura geldim kelamım var size, söyleyeceğim

dinleyin beni

gidenlerin bize bıraktığı yaşamak aşkına

alevlerden ne kaldı geriye

kırık bir tarağın dişlerine takılmış bir tutam saç

bir anı defteri

yarım kalmış bir şiir, bir ezgi

sararmış fotoğraflar

inleyen saz, ağlayan cura

ucu yakılmış mendil

kitaplar, özlemler, düşlerde kalmış gülüşler

satırlarının altı özenle çizilmiş kitaplar

kitapların ortasında uykusuz gecelerin çay lekeleri

sigara külleri, düşe dalmanın kalem izleri

bir damla suya yazdık öykümüzü

bir nefeslik ömre, bir ömrü bir nefese

bir eşikteyiz şimdi

külün ve gülün eşiği

ölümün ve yaşamın eşiği

suskunun ve sesin

hiçliğin ve erdemin

yol düşkünlüğünün ya da yol yoldaşının

ne yöne bir adım atarsak

diğeri yıldızlar kadar uzak bize

Bedrettin’in sözü dilimizde

Börklüce’nin öfkesi yüreğimizde

çıra elden ele

gül dilden dile

                               Mehmet Özer

Yazarın diğer yazıları

    None Found