Sofradaki kan

“Dünya, yöneticileri 

psikologlar ve halkı da 

hastalar olan büyük bir 

tımarhanedir.”

Michel Foucault

Bir yeme içme kanalında İngiliz yaşlı gurme, Fransa’dan İspanya’ya dağ yolundan iniyor ve dağ köylerinden birinin kahvesine/lokantasına giriyordu. Lokantada mutlaka ortadaki sobanın üzerinde oraya özgü koca bir kazan yemek olurmuş hep. Sobanın üzerindeki büyük tencerenin içinde sucuklu bir yemek var. Sucuklar kalın, fazla koyu renkli ve tümden atılmış. Yemeğin adını anımsamıyorum şimdi ama içindeki sucuğun “kan sucuğu” (Fr.boudin noir) olduğunu öğreniyorum yeme içme kaşifinden. Bu sucuk ya da sosis, mezbahada şişlenen domuzların kanının hafif pıhtılaştırıp bol baharat katılarak sosis haline getirilmesiyle yapılıyor. Sosis haşlandığında içindeki kan daha da pıhtılaşıyor.  Kan sucuklu bu yemeğin köylüler için anlamı fazla. Öncelikle hayatta kalabilmek için zorlu koşullarda yaşayanlar adına özellikle olmazsa olmazlardan. Orta- Uzak Asyalı Türklerin de sofrasında kan var. Aynı kan sucuğundan onlar da yapıp tüketiyorlar ve aynı gerekçeyle: Hayatta kalabilmek!

Hayatta kalabilmek için sofrasında kan olan toplumların doğaya yakın/ şehre-medeniyete uzak kılınması ise tuhaf bir çelişki. Şimdi artık lüks restoranların mutfağına kadar inmiş pahalı bir yemek olarak duruyor bu kan sucuğu. Köylü kasaplar kan ve sakatat kokularını düzenli olarak solumalarının kendilerini sağlıklı kıldığına inanırmış. Sofraları kan pudingleri ya da “koyu çorbalar”la süslediğinde kan, bolluğun da simgesi olurmuş. Kan ve sütün zayıf düşmüş yaşlılara sağlık kazandıran özellikleri olduğuna inanılırmış.

Buna rağmen mit ve folklor, sağlıklarını geri kazanmak için, cadıların kan anlaşmalarında yaptıkları gibi kan içenlere karşı korku uyandırıyor. XV.yüzyıl ortalarında bir otorite, “Kan insanın en güzel sıvısıdır” diye ilan etmişti; “ailenin çaresi, ev halkının ilacı, ömre bedel bir meret.”

Bryan D.Palmer’in “Karanlığın Kültürleri” kitabında köylü ve kan üzerinden oldukça çarpıcı bir tespit var: Karanlığın ve karanlıkla birlikte mit’leştirilen tüm kötülüklerin şehre/medeniyete değil, kıra/köylüye ait olduğunu örneklendirerek anlatır yazar. 

Kitabın adı Karanlığın Kültürleri. Alt adı ise Sınır İhlallerinin Tarihinde Gece Yolculukları. Yazar sol ve emek dünyasına ait kitaplarıyla tanınan bir akademisyen. Bu kitapta da sofradaki kandan karanlığa uzayan bir yolu örneklerle anlatmış. En çarpıcı örnek bir köy olayı. Bana göre kitabın baş kurgusu bir “meteforik gece”. Şehirlilerin de köylülere dair tespitleri acımasız ve neredeyse korkunç bir aşağılayıcılığı var: Köylü gece için ve gece sayesinde yaşardı. O içgüdüsel olarak sınır ihlalcisi bir yaratıktı. Gece ile köylü arasında kurulan bağ; gündüzünü tarlalarda “asiller” için çalışarak geçirdiklerinden kendileri ile buluşabildikleri, hesaplaşabildikleri tek zamanın gece olması üzerine. Ee, kaba saba köylü, patates elleri ve yamuk çirkin suratlarıyla bir gece korkusu için ideal tiplemedir. Sofrasında kan varsa, geceleri de kanlıdır. Van Gogh bile çoğu resminde köylüyü orantısız bir kabalığa hapseder, kendisi de köy kökenli olmasına ve o yaşamı iliklerine kadar bilmesine rağmen. Bruegel ise köylünün hayatı kadar sofrasının da kaba ve dağınık, izaha muhtaç olduğunu çizer bir resimde. Çok tartışılır bu resimler ama o dönem değil, çok sonrasında. 

Kitabı okurken bir taraftan da “kanlı ve geceye aşık” diye sunulan başka halkları düşündüm. Kürtleri örneğin, Ermenileri, Alevileri, Süryanileri ve pis bir dille ötekileştirilen Çingeneleri (Romanları)… Onlar hakkında egemen toplumu uydurduğu akıl zoru fantastik korku kurmacalarını… Kendilerinden olmadıklarının birçok göstergesi vardır elbet ama neden en alt dili seçerek başlarlar işe? 

Bir başka yazıda etraflıca konuşalım bunu…

Yazarın diğer yazıları