Sömürge kişiliği üzerine

Özne ya da daha doğrusu kendisini özne olarak kuracak olan varlık, yaşanan-yaşanmış doğrudan bir deneyimin dolayımsızlığından, söz konusu deneyimin yerine bir ikame koyarak vazgeçer bazen. Bu ikame dilsel bir ikamedir ve gerçek olarak gerçeği, özerk bir yapı olarak simgesel evreni ve öznellik olarak özneyi inşa eder. Bu vazgeçiş, öznenin elinin altında bir ‘ben’ mevcut olduğunda mümkündür. Böylelikle özne, aslında narsistik bir yatırım yapmaktadır. Bu özne artık yaşanmış/yaşanan bir deneyimin öznesi değil, büyük oranda egemen formların etkinliklerinin sonucu olarak ortaya çıkmış bir bendir; çorak bir öznedir bu. Kendi değerliliğini ancak başkalarını da çoraklaştırabilirse öne sürebilir.

Tuhaf bir biçimde, başka herkesi ve her şeyi değersizleştirebildiği oranda kendini iyi hissedebilmektedir. Marx, burjuvanın yeni konumunun, kapitalizmin gelmiş bulunduğu aşamanın dinsel bir veçhesinin de bulunduğuna işaret etmek üzere, “Burjuvazi kendi suretinde bir dünya yaratıyor” demişti. İşte sözünü ettiğim bu çorak özne, tam olarak burjuva toplumun üretimi bir öznedir; ama tuhaf bir aldanışla, devrimci iddialar öne sürebilmektedir; bu iddialar başkalarına narsistik bir konumdan saldırma olanağını verdiği için oradadırlar. Devrimci iddianın kendisi bile psişik düzeyde bir “yatırım” olarak belirebiliyorsa, kapitalizmin gücünü küçümsememek gerekir.

Tarkovsky, Kieslowski gibi büyük sanatçıların bıkıp usanmadan sordukları bir soru vardı: “Bütün bunları yapıyorsunuz, ama gerçekte ne istiyorsunuz? Gerçek arzunuz nedir?” Sanıyorum hepimizin zaman zaman dönüp kendimize sormamız gereken bir soru bu. Çünkü arzunun yöneldiği şeylerin doğası neyse, arzulayan varlığın doğası da odur. Bir şeyi arzuluyormuş gibi yaparak da kendi gerçek arzularını saklayabilen bir varlıktır insan. Üstelik yalnızca başkalarının bakışlarından değil, kendi bakışlarından da saklaması olasılık dahilindedir. Ama özne daima bu durumun bilinçdışı bilgisini de taşır. Bakmayı becerebilen bunu okumayı da becerecektir. İşte söz konusu psişik yatırımı yapan öznenin durumu, en muhalif iddialara sahipken bile, bireyin arzu dünyasının bizzat burjuva toplum eliyle, bizzat kapitalizm tarafından yapılandırılmış olduğunu, olabileceğini görünür kılar.

Arzu, nesnenin bağımsızlığını iptal etmeye yönelten itilimdir. Peki bu nesne bir başka insan olarak belirirse?.. Birtakım ideallerin, birtakım değerlerin, başka insanlara boyun eğdirmek üzere devreye sokulması sonucunu doğuracaktır bu. Gerçekte birlikte varoluşa bir çağrı değildir bu; kendini etkin evrenselliğin biricik ölçütü sayan ve yeni türeyen bir özne tipinin kendi biricikliğinin onaylanmasına dönük bir çağrısıdır bu.

Bu özne sömürge ve savaş koşullarının bir ürünüdür. Egemen güçlerin yoklaştırıcı politikalarına dahil olur bu özne; yansıtmalı bir ilişki içerisinde. Bu da kendisinin bile farkında olmaksızın bir tür suç ortaklığı içerisinde yer almasına neden olur. Değersizleştirici egemen politikanın kendisi hakkında vermiş olduğu ‘değersizlik’ yargısına teslim olmuştur aslında. Ve tam da bu nedenle, eleştiri adı altında, başka her şeyi ve herkesi değersizleştirmeye yönelir. Teslim olduğu değersizlik duygusundan, ancak kendi benzerleri olarak gördüğü insanları değersizleştirecek çıkabilecek gibidir. Oyunbazdır. Bu değersizlik duygusunu, kendisinin özeleştirisiymiş gibi dile getirmek en sık başvurduğu stratejilerdendir. Bu da bir başka narsistik maskedir. Kendi değersizlik duygusunun kendi seçimlerinin bir sonucu olduğu yanılsamasını, modernist öznenin özerklik yanılsamasını sürdürür. Oysa gerçekte onu buraya sürükleyen şey, gerçek bir çözümlemesine asla yanaşmadığı bir psikolojik savaş stratejisidir; sömürgecinin psikolojik stratejisidir. Bunun gerçek bir çözümlemesine asla yanaşmaz, çünkü narsistik aldanışını sürdürmesini sağlayan bir ayna işlevi görür sömürgeci.

Sömürgecinin tuttuğu aynanın ideolojik gücü, bütün bir toplumsallık biçimini, bir bölgedeki bütün bir insanlık durumunu “şeyleştirme” kabiliyetinde yatmaktadır. Böylelikle bu aynadan kendisine bakma aldanışını sürdüren özne, bu aynaya yansıyan insanlık durumunun kendisini de şeyleştirerek görmeye kısılır. Arzu, şeylere yöneldiği sürece bir tür tek-bencilik halinin içerisinde kalmaya mahkûmdur. İçinde yaşadığı ya da uzaktan izlediği bir toplumun ölçüsü olarak kendi ‘benliğini’ öne sürecektir bu özne. Kendisine benzer olduklarını varsaydığı insanlara yönelik tutumu, bir elma yermiş gibi, onları kendi bünyesinde eritmektir. Kendisine baktığı aynanın arkası Devletle sırlanmıştır; çok farkında olmasa bile.

Yazarın diğer yazıları