‘Sömürge-sökücü’ bir ateşkes önerisi

Birazdan söyleyeceklerim, kimilerine uçuk kaçık gelebilir. Baştan belirtmeliyim ki, ne herhangi bir güce strateji önermek ne de bir savaş durumu içerisinden "doğru-yanlış" gibi bir değerlendirme yapmak niyetindeyim. Bu hem genel olarak "savaşı" hem de özel olarak dört parça Kürdistan’daki savaş durumunun kendisini anlamamak olur. Ve yine, daha önceki bir yazımda da belirtmiş olduğum üzere, “İşte düşman!” diyerek düşmanı işaret edeni cephede karşılamak, herhalde zorunludur. Tabii bir de üstüne Türkiye’nin sözümona siyasal tahayyüllerinin çiğliğini de göz önünde bulundurmak gerekir. Dünyada barışa yöneldiği için de, savaştığı için de (savaşmaktan başka çare bırakılmadığı halde) bu kadar eleştirilmiş/eleştirilen PKK dışında bir hareket yoktur herhalde. 

Öte yandan, bilen bilir ya, bir kere de ben söyleyeyim: Bu topraklarda gerillanın olmadığı yerde ‘eşekleşmeden’ başka bir şey yok. Düşmanına bile haysiyet kazandıran bir gerilla gücünden bahsediyoruz.

Peki neden savaştığında savaştığı için, barışa yöneldiğinde de bunun için bu kadar kolay eleştirilebiliyor bu hareket? Hiç uzatmadan söyleyeyim: Çünkü sömürgecinin en berrak zihinli olanı bile, en nihayetinde sömürgeliyi kendi siyasal gündemi olan bir özne olarak görmez. Bu bakış, tenezzül edip sömürgeliye baktığında bile, onun için ve onun adına bilgisi üretilmesi gereken bir gölge görmek ister. Gölgeye cisim ve aynı zamanda bir "isim" bahşedecek olan da kendisidir. Çünkü en nihayetinde "adlandırmak", onun var olma biçimini de belirlemektir. Eh, hadi oradan! Sömürgeli bu hayalet en çok kime musallat oluyorsa, bilinsin ki olası bir Kürdistan Devrimi, tam da ona karşı bir devrimdir. Çünkü sömürgeci öznellik tam da onda billurlaşmıştır. Çünkü bir bakıma tam bir teslimiyetin öznesidir ve her yerde de bu teslimiyeti görmek ister. 

Örneğin özetle, “PKK, 7 Haziran seçimlerinden sonra tarihinin en büyük hatasını yaptı; bedelini hep beraber ödüyoruz/ödeyeceğiz” diyen bir zihniyet… Her şey bir kenara bu zihniyet, artık sadece bedel ödüyor; kendi ifadesinden belli ki başka hiçbir şey yapamıyor; ama kibrinden de vazgeçmiyor: Suçlusu PKK. Eski bir refleksin hortlamasıdır bu. Hani şu hepimizin tanıdığı refleks; Kürtler olmasa sınıf devrimini yapacaklardı ya, işte o refleks. 

Irkçılık, en nihayetinde, bir halkı kendi arzularının önündeki engel olarak görmektir. Bu arzu ister süper-güçlü bir Türkiye olsun, isterse de güya sosyalist devrim… Beyler, siz nasıl kendi ülkeniz üzerinden düşünüyorsanız, biz de kendi ülkemiz olan Kürdistan üzerinden düşünüyoruz. Hani şu çeşitli anlaşmalarla dört parçaya böldüğünüz, yokluğa yoksulluğa mahkûm ettiğiniz ülkemiz… Şimdi bunun hicabıyla yüzünüzün kızarması gerekirken, utanmadan parmak sallıyorsunuz. İşte bu özneyi sökmek anlamında yapı-söküm, biraz da sömürge-sökümdür. Sömürgeci makineyi sökmek gerekiyor, cıvatalarından başlayarak. İşte bu yazının bir önerisi varsa, o da bu sömürge-söküm bağlamında bir ateşkes stratejisi olacak.

Elbette bir mutlak ateşkesten bahsediyor değilim. Daha ziyade mevcut dünya konjonktüründe sembolik anlamı ve işlevi güçlü olacak bir ateşkes. Bu, çok özetle, barışın da savaşın da bütün inisiyatifini söz konusu sömürgeci öznenin elinden bütünüyle alacak bir strateji halini alabilirmiş gibi görünüyor. Hasbelkader savaş teorisi ve savaş hukuku çalışmış biri olarak, savaşın yapması gereken ilk şeyin kendi gerçekliğini bütünüyle ortaya koyması olduğu kanısındayım. Bu da örneğin, yukarıda aktardığım ifadede dile geldiği biçimiyle, gerçek bir bedel ödememiş kimselerin “Bedelini ödüyoruz” deme olanaklarını iptal etmektir. (O bedellerin nerede kimler tarafından ödendiği de malum üstelik.) Yani savaşın etrafına üşüşmüş ama savaş dışı kalan öğelerin bir silkelenmesi gerekiyor ki savaş kendi gerçekliğiyle görünebilir olsun. İşte belki o zaman bu ülkenin insanları savaş gerçekliğini kavrayabilir duruma gelir. Bir gerçekliğin kavranması, o gerçeklik etrafında örülmüş hayal dünyasının da dağılması anlamına gelecektir.

Meselenin bir diğer boyutuysa, Güney ve Güneybatı Kürdistan. Yıllar önce, henüz Suriye’deki savaş bu kadar çetrefil bir hal almamışken Wallerstein’in bir yazısını okumuştum. Çağdaş dünya sisteminin Suriye’nin bütünüyle ortadan kalkıp yerine başka devletlerin kurulması durumunu taşıyamayacağını; bu nedenle küçülmüş bir Esad Suriye’si ve yanı sıra bir iki başka oluşumun bu sistem açısından zorunlu olduğunu ileri sürdüğü bir yazıydı bu. Mevcut durum, bu siyaset dehasını doğrulamış görünüyor; özellikle de Halep’te son birkaç haftada olup bitenleri düşündüğümüzde. Tabii yine yıllar önce yapılan, Kerkük ile Musul’un statüsü netleşmeden Kuzey Kürdistan’da da hiçbir şeyin netleşemeyeceği yönündeki analizleri de hatırlamak yerinde olacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin eskiden öyle ya da böyle bölgedeki ulus devletlerin egemenlik hakları ve sınırlarına yaptığı vurguların yerini Lozan Antlaşması ile Misak-ı Milli’nin alması da bir şey söylüyor durumla ilgili olarak. Çünkü ulus devletlere vurgu, Kürtlerin statüsüz kalmasını ön plana alıyordu, yoksa ulus devletleri umursadığı yoktu Türkiye’nin. Irak’ın, Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine yapılan vurgular, gerçekte Kürtlerin statüsüzlüğünün tahkim edilmesi amacını güdüyordu. O halde, şimdi bir şeyler fena halde yerinden oynamış olmalı ki vurgu kaymış durumda. Kılıçdaroğlu da öyle sanıldığı gibi aptallığından söz ediyor değil Ege adalarından. Biraz dikkatli bir bakış, son 10 yılda yaşadıklarımızın 20. yüzyıl başlarının yaklaşık bir tekrarı olduğunu görecektir. Elbette bir farkla: Bu defa Kürtleri kazıklamayı beceremediler. (Adalar demişken, Kılıçdaroğlu da İsmet İnönü rolüne mi soyundu acaba? E biraz komik görünüyor tabi, sonuçta “İsmet kim ki!”)

Geçici ve sembolik bir ateşkes, bu manevra kabiliyetini de iptal edebilir mi? Üzerine düşünmeye değer olduğu kanısındayım. Bu denkleme Avrupa ile ABD arasındaki karşılıklı iyi polis – kötü polis rollerini ve rol değişimlerini de eklemeliyim. Bush’la kötü polisi ABD oynuyordu; Obama ile iyi polisi oynamaya başladı ve Trump’la yeniden kötü polisi oynayacak. Yani Trump’ın o kadar da öngörülemez olduğu kanısında değilim. O halde genel olarak Avrupa’nın ve özelde de Avrupa Birliği’nin yeni dönemdeki kendi rolüne adapte olduğunu söylemek mümkün ve buradan hareketle de ABD’nin alacağı pozisyonu öngörmek de mümkün. Yine ayrıca Avrupa’da yükselen bir sesi de güçlendirmek gerektiği kanısındayım. Avrupalıların siyasal tartışmalarında, PKK’nin müzakereye hazır bir yapı olduğu fikri güçlü bir biçimde vurgulanıyor. Bu hattın daha da güçlü bir biçimde görünürlük kazanması, Ortadoğu’daki istikrarsızlığın asli sorumlusunun da daha görünür olmasını sağlayabilir. Bu, daha da yalnızlaşması anlamına gelecektir. Trump’ın iktidarının yaklaştığı günlere denk getirilmiş geçici ve elbette stratejik bir ateşkes, böyle bir işlev üstlenebilir.

Yazarın diğer yazıları