Şövalye ruhlu üç kadın…

Avrupa’nın yazı. Sabah uyandım ki, güneş yok.  Bulutlar arasından, bir huzme huzme uç veriyor, bir kayboluyor. Güneş, halkım gibi esir. Yerinden kopmuş, sürgüne çıkmış, dağların özlemiyle yanık yüreğim daralıyor.

O yetmezmiş gibi güne, Ahmet Nesin’in babasını anlattığı yazısı ile güne başlıyorum. Yazı bana, sevgili Ahmet Atan’ın bir sözünü hatırladım:

“Herkes bizleri, cin gibi uyanık sanır. Oysa, öyle değil. Safiyetimizle, bir çocuk bile bizi kandırır…”

Ahmet Nesin, herkesin kül yutmaz bir cin olduğunu sandığı Aziz Nesin’in, Demirel aklının yarısı eski düzen savcısı Sadık Perinçek’in oğlu Doğu Perinçek tarafından nasıl “tongaya” düşürüldüğünü, sonra adım adım Madımak ateşi içine çekilişini anlatıyordu.

“Türk solu”nun, entrikalarla dolu hüzünlü dolanbacıydı bu, kısaca.

İşin gerçeği şu ki dün, “Türk solu” yoktu. Bugün de yok. Yalanlar, uyduruk efsanelere bulanmış, Doğu Perinçek gibilerinin tuzaklı bahçelerinde at koşturduğu Kemalizm vardı, hep.

Ve Türk halkına, solculuk diye yutturuluyordu, bu Kemalizm hapı…

Ahmet Nesin’in yaydığı hüzünden sonra, öylesine internet sayfaları arasında dolaşırken, kendileri olarak kalmış insan salkımından, elleri öpülesi üç kadının silüetine rastladım. Türk faşizmi pusuculuğuna karşı şövalyece direnen üç çelik çekirdek.

Onları anlatan gazete haberinin giriş cümlesi şöyleydi:

“Savcı, yazarlar Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay ve Eren Keskin’in yargılandığı Özgür Gündem davası hakkında, mütala vermek için, süre istedi.”

Haber bu…

Oysa, AKP rumuzlu Faşist darbenin kapattığı Özgür Gündem gazetesi, tek başına uzayıp giden bir mücadele kalesiydi. Üç kadın, bu kalenin burçlarında, sembolik genel yayın yönetmenliği yapmaktan sanıktı. Rejimin savcısı, bu yüzden her biri için, onlarca yıl hapis cezası istiyordu.

Ve bu direnç yuvasının inşasında, benim tuzum vardı: Kürdistan’ın yeniden, topyekün kanlı, yangınlı yıllarıydı. Bir gün, Avukat Serhat Bucak çıka geldi. “Yaralı Kürdistan’ın hüznünü anlatacak bir gazete” diyor ve bana yayın yönetmenliğini öneriyordu.

Uzun uzun tartışmadan sonra, işe giriştim. Bir gün, Yeni Ortam gazetesinden patronum Kemal Bisalman, beni öğle yemeğine çağırdı. “Seni severim” diyerek söze girdi ve ortalığın halleri diye devam etti.

  “Hayatın” diyordu, Kemal bey.

Noktayı koydum:

“Gemileri yaktım, Kemal bey” dedim. “Dönüş imkansız…”

Gazetenin isim babası da bendim: Özgür Gündem…

İşimin başına döndüm. Kısa zamanda, toparlayabildiğim kadarı ile kadroları tamamlayıp yazarları belirledim. Yayın tarihini de iç mekanizmada ilan ettim. Ama müdahaleler, beklemediğim boyuta varıp, mesela yazar Can Yücel’i de içine alınca, ayrıldım. Ama gazete sayısız şehide ve temeline yerleştirilen bombaya rağmen yaşadı ve mücadele geleneğini yaşatıyor.

Bu, şövalye ruhlu üç kadın, uzayıp giden Faşizme direnişin naif isimlerinden.

Aslı Erdoğan, hikayelerini zevkle okuduğum bir edebiyatçıdır.

 Eren Keskin’i kavga içinde tanıdım. Minibüs içinde katledilip yakılan korucuların imdadına koşudan sonra, Sivas buluşmasında…

Hep insandı, o. Faşizme karşı, yılmak bilmeyen bir insanlık savaşçısıydı. Devir devir aktörleri değişse de, o hep yerinde kaldı ve onlara karşı insanlığın sesi, sedası, nefesi oldu.

Necmiye Alpay’a gelince:

Ona ilk gençliğimde aşinayım, ben. Ankara’da Kızılay Meydanında, dinci-ırkçı güruhların Türkiye İşçi Partili (TİP) gençlere saldırısı sırasında gördüm, ilk defa. Şimdi, şair Ataol Behramoğlu’nun yanında, o ince, sıskacık bedeniyle, faşistlere yumruk gösteriyordu.

Dil-tarih, Coğrafya fakültesinde öğrenciydi. Ağırlıklı olarak öğrenciler, genç sanat heveslileri, gazetecilerin uğrak yeri Tavukçunun meyhanesinde, görmeye başladım. Ataol’un yanında, TİP’li gençler masasındaydı. Koro halinde, devrimci şarkılar mırıldanırken, bazan sedalar susar, onun tek, yalnız sesi üste çıkar, titreşimlerle uzardı. Sesi güzeldi.

Uzun bir aradan sonra, medyada adını görmeye devam ettim. Faşizm berdevam ve o da karşı savaşımdaydı.

 Türk solunun sonbaharında, kızıl renk hızla pembeleşip Kemalizm berraklaşırken o, insani değerler kalesinde yerli yerindeydi.

Her şeye rağmen çağımız, bu gibi şövalyelerle insani ve yaşanır haldeydi. Demek istediğim bu.

Yazarın diğer yazıları