Söz, içerik, eleştirinin sınırları

Abdurrahman AYDIN

Öyle sanıyorum ki eleştirinin sınırlarına gelip dayanmış olduğumuz bir dünyada yaşıyoruz artık. Yani elimizdeki kavramların artık açıklamaya yetmediği, mevcut durumumuzu bütün açıklığı içinde kavramamızı sağlayacak yeni kavramların arayışında olduğumuz, tek tük bulduğumuz, fakat çoğunlukla kafamızı gerçekliğe toslayarak gerisin geri çekildiğimiz bir dünya… Marx’ın ünlü “Eskiden söz içeriği aşıyordu, şimdi içerik sözü aşıyor” sözü çok az çağa bu kadar yakışmıştır. Her türlü sözden, söylemden, bunların sınırlarından taşıp gelen, bunlara sığmayan bir içerik duruyor artık önümüzde. Kendi siyasetini, siyasal dilini ve koordinatlarını arayan bir içerik…

Biraz ileri giderek, neredeyse herkesin sezgisel bakımdan bunun farkında olduğunu ve tam da bu bilinçdışı farkındalık nedeniyle kendi dilini ve söylemini gerçekliğe dayattığını da ileri sürmek mümkün. Dünya değişiyor; dünya tarihsel bir dönem bu ve değişimler de dünya tarihsel ölçekte. Değişen bir dünyayı sezgisel olarak algılamak, aslında bir yandan da bu değişen dünya içerisinde kendi yerini bilememek, kestirememek gibi bir durumun da algılanması anlamına geliyor. Mütereddit özne, olanca gücüyle eskiye yapışıyor; en devrimci iddialara rağmen korkunç, berbat bir muhafazakârlıkla peyda oluyor sahnede. Dünya tarihsel ölçekteki bir değişimi kavrayamadığı için, kavramamanın en kolay olduğunu sandığı şeye, bizzat kendisine yatırım yapmaya başlıyor bu özne ve yine tam da bu nedenle bizzat kendisini kavramayı beceremiyor. Eleştiri adı altında tuhaf bir saldırganlığa girişiyor bu figür. Oysa ilgilendiği tek şey kendisi ve kendisini de yanlış kavradığı için, kendisiyle de ilgilenmiyor, tuhaf bir paradoksla.

Değişim dönemlerinin, daha doğrusu çok büyük ölçekli değişim dönemlerinin göstergesi ya da dilerseniz semptomudur bu figür. Örneğin devrimcilerin yıllar önce yapıp çoktan geride bıraktığı, aştığı ayrımlara yapışarak pozisyon alır; oysa o ayrımların yapılmış olduğu dönemlerde de bambaşka pozisyonlar almıştır. Sürekli anksiyetiktir bu özne; tarihten düşme korkusu yaşar, fakat sürekli tarihten düşmekte olduğu için yaşar bunu. Anksiyetesi onun gerçekliğidir aslında ve en korkunç endişeyi yaşatan da bu gerçekliktir. Onun kaderidir, tarihten düşecektir.

Tarihten düşmek yönündeki bu endişenin, kaygının doğurduğu ruh durumu, bu kaygıyı ve endişeyi dağıtmak üzere geçmişin bütün hayaletlerini seferber eder. Gerçek devrimciler ile diğerleri arasındaki temel fark da zamana dönük algıda yatar. Birinin yüzü durmaksızın geçmişe dönüktür; öbürü ise geçmişe bakarken bile gelecek fikrini esasta tutar. Biri kendi geçmişinde ve kendi geçmişinin hikâyesinde boğmaya çalışırken insanları, diğeri bizzat gelecek adına bu geçmişin kendisini boğmaya çalışır. Yalnızca mevcut durumun kendisine, somut gerçekliklere karşı dövüşmez devrimci; aynı zamanda hayaletlerle de dövüşür. Bu nedenle kriz dönemleri, yani devrim dönemleri aynı zamanda birer hayalet kovma ya da cin çıkarma dönemleridirler. Kâbus gibi olmalarının nedeni de budur. Üzerimize çöreklenmiş bir karabasanı savuşturma çabasıyla…

Evet, topraklarımızda içeriğin sözü kat be kat aştığı zamanlardan geçiyoruz. Bu kadar fazla sözün nedeni de bu olgudur. Ya bu içeriğe yetişemediğimiz için çok fazla söz üretmeye başlıyoruz ya da bizzat bu içeriği bastırmak için çok fazla söz üretiyor egemenler. Her ikisi de içeriğin gücüne işaret ediyor. Kendi siyasal dilini arayan içeriğin…

Eleştirinin sınırlarına gelip dayanmış olmamızın da nedenini oluşturuyor bu durum. Geçmişin bütün hayaletlerini seferber edişiyle bir siyasal aktörler topluluğu, bir siyasal söylem, zaten açıkça bir şeyi itiraf ediyor değil midir? Kendisine mevcut durumun içinden, şimdiki zamanın kendisinden türetemediği bir varoluş meşruiyetini geçmişten, uydurulmuş bir tarihten türetmek biçimindeki örtük bir itiraftır bu. Yani artık eleştirinin bizlere göstereceği yeni bir şey yok; her şey ayan beyan ortada. Egemenin kendi örtük itiraflarıyla ortada üstelik. Ve bu meşruiyet, mevcut durumun kendisi içinden türetilemiyorsa, bunun anlamı, mevcut durum içerisinde var olmak ve var kalmak için bir nedeninin de kalmamış olduğudur. Hayalet imgesine bir ek: Var olmak için hiçbir nedeni kalmamış olduğu halde var kalmakta ısrar eden şeye zombi denir. Zombiyi alt etmenin yolu kafasına vurmaktan geçer.

Yazarın diğer yazıları