Söz uçar yazı kalır

Bir sohbet sırasında yazar bir arkadaşın “Bıktım artık, yazmaktan bıktım. Ne yani bunca yıldır yazdık da ne oldu?” serzenişiyle başlayan sohbet dönüp dolaşıp ‘Neden yazıyoruz’ da şekillendi. Bu yazı da o sohbetten esinlendi ve beslendi.

Yazmak; kişisel bir eylem olarak ele alındığında çok farklı gerekçelere dayanır. Kimi, biriktirdiklerini, artık taşıyamayacaklarını yazıya dökerek rahatlamak, kimi bir zamana ve an’a kayıt düşmek ya da benzeri bir gerekçeyle yazar. Bazılarına göre ise yazmak varoluşsal olarak bir yaşama biçimine dönüşmüştür artık.

Yazmak, yazarın kendi kendisiyle bir iç söyleşi yapmasıdır bir bakıma. Yeniden üreten, yorumlayan, değiştiren ve dönüştüren bir birey olarak yazar, yazmak süreci boyunca kendisiyle, doğayla ve toplumla bir hesaplaşma içindedir aynı zamanda. 

Yazmak, bazı yazarlar açsından “kendini tüketmek” anlamına da gelebiliyor. Hatta yazmayı bir intihar olarak gören yazarlar da vardır. Böylesi bir yaklaşım madalyonun öbür yüzündeki “yazmak çoğaltmaktır” görüşünü görmezlikten gelmemizi gerektirmez. Üstelik bu ‘çoğalma’, hem yazma sürecinde, hem de yazdıklarının okuyucuyla buluştuğu andaki bir çoğalımdır.

***

Yazmanın gerekçesi ne olursa olsun, yazılanın okur ile buluşması gerekecektir. Sartre bu durumu şöyle ifade eder:” Eğer yazar tek başına yaşasaydı istediği kadar yazsın, yapıt hiçbir zaman nesne gibi ortaya çıkmayacak ve yazarın ya kalemi bırakması ya da umutsuzluğa kapılması gerekecekti. Ama yazma işleminin karşısında bir bağlaşık terim, yani bir okuma işlemi vardır.” (Edebiyat Nedir, Jean Paul Sartre, Pavel Yayınları) 

Borges’in yaklaşımı da bu konuda farklı değildir: “Adasında yalnız yaşayan Robinson olsaydım yazmazdım. Ben acil bir soruna, bir iç gerekliliğe cevap vermek için yazarım.”

Marguerite Duras ise; “İnsan, içinde bir yabancıyı barındırır. Yazmak, işte o yabancıya ulaşmaktır” diye yanıtlar bu konuyu.

İ.Asimov bunu olmazsa olmazı biçimde özetlemiş; “Hangi nedenle nefes alıyorsam, o nedenle yazıyorum.” Sait Faik; “Yazmasam çıldıracaktım,” demiyor muydu? Benzer bir yanıt da İlhan Berk’ten gelir: “Delirmemek için yazıyorum.” 

Dostoyevski, “Delikanlı” adlı romanın giriş bölümünde; “Bir edebiyatçı otuz yıldır yazar durur da en sonunda niçin yazdığını kendisi de anlayamaz” dese de, yazarın kendince yazma gerekçeleri vardır. İnci Aral, yazmayı sıradanlığın kolaycılığından, gündelik yaşamın alışılmış biçiminden, yavanlığından kurtularak benzersiz bir eylem olarak görür. Şükrü Erbaş da benzer bir yaklaşımla yazma eylemini ‘uyuşma sevinci’ adına dünyanın sunduğu tüm olanaklara bir içten teşekkür, verdiği acılara, mutsuzluklara bir karşı çıkış, “bir protesto” diye yanıtlar. 

***

Sonuçta sorun bir şeyi ifade etmek, yazmak ve sorgulamaksa; insanlık tarihinin başlangıcındaki kil tabletler, birkaç yüzyıl önce divit, hokka ve kalem takımları, şimdilerde ise klavye ve bilgisayar ekranı aracı olsun ne fark eder… Söylenecek sözün varsa ve her ne amaçla olursa olsun yazabiliyorsan, her ne şekilde olursa olsun okura ulaşabiliyorsan ne mutlu.

Yazmak gerekir. Söz uçar yazı kalır.

Yazarın diğer yazıları