Sözün bittiği yerde, zamanlardan

Dünyanın her yerinde Rojava’ya destek ve Türkiye’yi protesto eylemleri yapılıyor. Batılı devletlerin barışı mümkün kılmaya dair müdahaleleri konusu çok çetrefilli. Ancak evleri, yakınları o bölgelerde olan mültecilerin bu protestolarla kendilerini ifade etmeleri ancak bu ülkelerde mümkün olabilir. Trump’ın ifadesiyle “Kürtler Türklerin doğal düşmanı” saçmalamasını dün gündelik hayatımız içinde de yerleşik olabileceğini görüverdim. Çok yardımsever ve hoş bir Alman tanıdığım, sokakta yürürken rastlayıverdiğimiz bir savaş karşıtı protestodan bizler için korktu ve bizleri arabasıyla uzaklaştırmayı istedi. Kendisine Kürtçe bilmesem ve savaş karşıtı olduğumu, Erdoğan’ın şiddet politikalarına biat etmediğim için Almanya’da yaşamak zorunda olduğumu ve başka bir sürü şeyi anlatsam da ikna edemedim. Yanımdaki arkadaşım da bir sorun olmayacağına inandığını söylese de öyle büyük bir panik ve üzüntü ile anlamayı reddetti, sonuç olarak arabasına bindik ve gideceğimiz yere “güvenle” ulaştık. Bu olay üzerinden sadece bizlerin hayatıyla sınırlı olmayan bir fikri zemini düşünmeye başladım. İnceliklerden ve hassasiyetlerden oluşan ortalama Batılı dilinin barış ile ilişkisini; dünyayı anlamak üzere tarihimiz ve arzumuz dışında yapıştırdıkları etiketleri ve tüm bu etrafımızda kurulan iyilik haresinin dışındaki ırkçılığın yükselen göstergelerini.

Savaş bir süredir sadece Avrupa’dan uzak bir yerlerde yaşanıyor zannederken, Halle’de meydana gelen saldırı; bir süredir çeşitli yerlerde farklı biçimlerde kendini gösteren ırkçı çıkışlar ve şiddet eylemleri; Avrupalıların bu görüşünü yerle bir ediyor. İklim grevleri ve neo-liberalizmin vahşi yüzüne karşı yapılan eylemlerin yanı sıra, mültecilere dair pek çok gündem Avrupa muhalefetinde de bir turnusol kağıdı. Zira Türkiye egemenlerinin mültecileri hem bir tehdit aracı hem de işgale mazeret olarak kullanmalarının zeminini kuran da bu ayrışma.

Arendt bir mülteci entelektüel olarak önce Fransa sonra da ABD’de yaşamak zorunda olan topluluklarının deneyimlerini eleştirel gözle aktardığı ‘biz mülteciler’ yazısında, mülteciliğin hiç değişmeyen bir niteliğini ortaya koyuyor: “Belli ki kimse içinde yaşadığımız zamanın yeni bir insan türü yaratmış olduğunu bilmek istemiyor: Düşmanları tarafından toplama kamplarına ve arkadaşları tarafından temerküz kamplarına konulanlar.” Şimdilerde Erdoğan’ın ağzında sakız olan “kapıları açarız” tehdidinin temel malzemesini İkinci Dünya savaşı döneminde görmek nasıl da mümkün. Sadece bu tehdidi mi, elbette savaşı kaçınılmaz kılan her tür egemen tavrının yanında Irkçılık ile başka mecralara kanalize edilen ekonomik krizin can acıtıcı sonuçlarını ve egemenlerin hoyratça kendi halkını nasıl düşmanlaştırdığını da aynı zamanda.

7 Haziran 2015 seçimleri öncesinde, “400 milletvekilini verin ve bu iş huzur içinde çözülsün” diyen Erdoğan Suruç, Diyarbakır patlamaları sonrasında “400 vekili elde edebilecek sayıyı bir siyasi partiyi yakalasaydı, durum bugün çok farklı olurdu.” Demişti ve 10 Ekim’de Ankara Garı’nın önünde barış sözünü söylemek üzere bir araya gelen insanların hedef alındığı bir katliam yaşanmıştı. Çok insanımız öldü, sustu ve yaralandı her açıdan. Bugün ise çok rahatsız oldukları demokrasinin temel alındığı bir ittifak haberinin ardından, hemen ardından bir savaş çığırtkanlığı yankılanıyor tüm medyada. Birkaç sene öncesine kadar düşman ilan edilen kafa kesmesi ve kadınları köle pazarlarında satmasıyla gündeme gelen bir zihniyet ile orta çağ ordusuyla ittifak yapmayı bile göze alan bir iktidar, demokrasi ittifakında resim vermiş partileri sıraya diziyor.

HDP dışındaki meclis partileri Orwellyan bir isim koydukları bir operasyona, izin vererek bu büyük suça ortaklık edecekleri beyan ediyorlar. Ardından medyada “barış pınarı” dedikleri operasyon aleyhindeki tüm haber ve görüşler yasaklanıyor. Daha dün barış bildirisinin suç olmadığı, fikir özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiği Anayasa Mahkemesi tarafından beyan edilmişken hem de; sosyal medya paylaşımları nedeniyle bugün bir sürü operasyon yapılıyor. Kan akıtanlar, şiddeti ve nefreti savunanların sesi bir kez daha yüksek çıkıyor. Sessiz kalmak dahi suç haline geliyor. Medyada savaşı destekleyici yorum yapmayanlar, ifşa ediliyor. Zaten faşizm, söylenmeyeni yargılayabilecek bir akıldışılıktan beslenmez miydi?

Savaş varsa, söylenebilecek her söz çok doğru da olsa anlamsız artık. Ölenler sadece tanımadıklarınız olmayacak, savaş bölgede yaşayan, tanık olan veya savaşanları ayırt etmeden herkesi, öldürecek, yaralayacak… kanlar üstümüze sıçramasa da yaralanacağız. Şiddet sokakta daha çok çocuk şiddeti, kadın ölümü, mafyatik zorbalık halinde dönecek, incelikli ve hassas hayatlarımıza. Zira savaşla çok şey büyüyecek isimli şiirinde Bertolt Brecht’in dediğini her an yeniden yaşayanlarız biz.

Büyüyecek

Mülk sahiplerinin mülkleri

Ve mülksüzlerin sefaleti

Yönetenleri söylevleri

Ve yönetilenlerin suskunluğu… 

Yazarın diğer yazıları