Sözün düşüşü

Yıllar önce, birkaç konuşma için Türkiye’ye geldiğinde, Noam Chomsky, üzerinde yaşadığımız toprakların karnesinin ifade özgürlüğü konusunda zayıflarla dolu olmasını, bir başka açıdan konumlandırarak, bu durumun yine de anlamlı bir şeye işaret ettiğini belirtmişti: “Amerika’da ifade özgürlüğünün neredeyse sınırsız olduğu doğrudur, fakat bu, o kadar ciddi bir söz enflasyonuna yol açıyor ki söylediğiniz her şey arada kaybolup gidiyor. Bu topraklarda ifade özgürlüğünün bu kadar kısıtlanması, yine de sözün değerini muhafaza ettiği anlamına geliyor.”

Doğru söylüyordu. Fakat içimden bir ses de bunun bir süreç işi olduğunu, Fransız teolog Jacques Ellul’ün “sözün düşüşü” olarak adlandırdığı şeyin, yani sözün itibarını ve değerini kaybetmesinin bir süreç işi olduğunu, bunun aşırı ifade özgürlüğüyle ya da ifade özgürlüğünün aşırı kısıtlanmasıyla bağlantılı olmadığını söylüyordu. Nitekim aradan geçen zaman içinde, Türkiye’de de hem ifade özgürlüğünün aşırı bir kısıtlanışına, hem de yanı sıra sözün itibarını kaybedişine tanıklık ettik. Sözün bir otoritesi yok artık; olamıyor da. Örneğin, yaşı elverenler, Yaşar Kemal’in zaman zaman araya girişlerini, çok keskin gerilimleri yatıştırmak ya da belki en azından kendi üzerine düşeni yerine getirmek için konum alışlarını hatırlayacaklardır. Kendi politik görüşlerinden ya da Türkçe edebiyatının kendiliğinden politik konumundan bağımsız olarak Yaşar Kemal’e bu imkânı veren şey ‘sözün statüsüydü’. Bugün gelinen noktada onun dehasına yaklaşabilen dehalar yetişmediğinden değil, sözün konumu değişmiş olduğu için, kimsenin talip olamayacağı bir konumdur bu. Bir benzeri konuma, başka bir söz söyleme konumundan Sarı Hocanın da, yani İsmail Beşikçi’nin de bir zamanlar yerleşmiş olduğunu hatırlamak da ahde vefadan…

Zikrettiğim iki örnek bizim topraklarımızdan; fakat bu sözün düşüşü süreci çok daha genel bir süreç. Dünya ölçeğine bir yayılmışlık söz konusu. Sözün niteliği değişti; söz artık bir şeyler hakkında konuşmuyor; her söz söyleme edimi artık kendisini bir performans olarak ortaya koyuyor. Sözün niteliğindeki bu değişim, artık, Platon’dan beri var olan bir ilişkinin, yani sözün hakikatle ve yalanla sınanabilir oluşu ilişkisinin iptal olduğunu koyuyor ortaya. Her türlü sözün aslında bir yandan da nesnesini ve bu nesneyle birlikte sözün öznesini de inşa ettiğini ilk fark edenler, sanırım dilbilimciler ya da felsefeciler değil, propaganda ve reklam uzmanları oldular. Ancak ondan sonradır ki Frankfurt Okulu düşünürleri ya da Foucault gibi tarihçiler çıkarak ‘iktidarın’ dilin içinde deveran etme biçimlerini çözümlemeye koyuldular. Fakat yine de bir hakikati varsayıyordu bu çalışmalar; açığa çıkarılabilecek, bütün bu görünüşlerin, imajların ardında durup da gerçek yüzü gösterilebilecek bir iktidar biçimi… Çünkü en nihayetinde iktidarlar meşruiyet arayışı içindeydiler bir yandan da. Dolayısıyla yapıp etmelerini gizlemek, skandallara engel olmak, yani barbar addedilenin baltayla yaptığı şeyi neşterle yaparken bir yandan da narkoz vermek gibi eğilimleri vardı yönetimlerin. Artık yok.

Sözü itibarsızlaştıran da bu ‘artık yokluk’ durumu. Bırakın iktidarları, kişisel ilişkilerimizde bile “yahu yalan söylüyorsun” demenin artık neredeyse bir anlam ifade etmediği bir dünya… Sosyal bilimcilerin post-truth dediği bir çağ; ister hakikat sonrası diye düşünelim, ister gerçeklik-sonrası. Çünkü sözün hem gerçeklikle (neyse artık bu gerçeklik) bağı kopmuş durumda, hem de bir hakikat fikriyle sınanabilirliği iptal olmuş durumda. Yavaş yavaş geldik bu noktaya. Önce kamusallık fikri, adına ille de kamusallık demesek de öyle ya da böyle var olan bu fikir iptal oldu. Kamusal bir üçüncü gözün denetiminin yerini, güvenlik aygıtlarının gözetimi aldı. Artık denetlenmiyor, gözetleniyorduk. Bu da başkalarına karşı bir sorumluluk duygusuyla kendi kendini kontrol etme duygusunun yerini başkalarının polisliğini yapma duygusunun almasına yol açtı. Sürekli gözetleniyor ve gözetliyorduk artık. Dolayısıyla söz de artık bu gözetleme-gözetlenme durumunun yapısal bir eşleniği biçiminde yeniden örgütleniyordu. Söylenen her şeyin daima bir başkası hakkında olması sonucunu doğurdu bu. Söz artık kendisini ortaya koyma becerisinden yoksunlaştı. Daima konuşanın, sözün söyleyeninin ön plana çıktığı; sözün düştüğü, yerini performansın aldığı bir devasa gösteri toplumu…

Yazarın diğer yazıları