Sözün Düşüşü

‘Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı.” Bu cümlelerle başlıyor Yuhanna İncil’i. İkili bir gönderim alanı var bu ifadelerin. İlki, Adem’in varlıkları adlandırdığı Tevrat sahnesine bir gönderim; ikincisi ise neredeyse her şeyin temeline, filozoflara göre tanımı değişmekle birlikte “logos”u yerleştiren Yunan felsefesine bir gönderim. Başlangıçta ‘logos’ vardı; yani kaos yoktu. Tanrı bu evreni bir düzen dahilinde yarattı. Yuhanna’nın bu ikili gönderimi Atina ile Kudüs arasındaki bir tür sentez olarak ortaya çıkmış Hıristiyanlık görüşünü de doğrular niteliktedir.

Fransız filozof ve teolog Jacques Ellul’ün kitabına verdiği adın “Sözün Düşüşü” olmasının nedenini de açıklıyor Söz ile Tanrı’nın birlikte varoluşuna ilişkin bu Greko-Hıristiyan kavrayış. “Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı.” Sözün Düşüşü, biraz da bu yüceliklerden düşüşüne işaret eder. Ellul’e göre sözün, sesin, işitselliğin düştüğü yere imaj, görüntü, görsellik yerleşmiştir.

Söz ilk evvela başkasına söylenen bir şeydir; muhatabını teslim almak istese bile, muhatabını varsayarak yapmak zorundadır bunu. Oysa görüntü, muhatabının mutlak teslimiyetinin peşindedir. Sesi her şeye karşın işitiriz; sesin dünyasında, bir teslimiyet söz konusu olsa bile bir süreçle gerçekleşir bu. Buna karşılık görüntü doğrudan istila eder. Çağın yeni Tanrılarına işaret etmek bakımından işitsel/sessel olan ile görsel olan arasındaki ayrım kadar kullanışlı bir ayrım daha yoktur. Çünkü eskiden Tanrı’ydı ‘kadir-i mutlak’ olan ve konuşurdu. Oysa çağımızın, çağdaş kapitalizmin gelmiş olduğu aşamada ‘gösteridir’ kadir-i mutlak olan; Tanrı dâhil her şey gösterinin bir parçası durumuna gelmiştir. Yani Tanrı zaten bilindiği üzere artık konuşmuyor; sahneye çıkarılıyor, gösteriliyor.

Ellul bir teolog olarak bu durumun Hıristiyan imanı üzerinde yarattığı tahribatla ilgileniyordu daha çok. Ama elbette, ‘yabancılaşma’ kavramını kendisine borçlu olduğumuz Feuerbach’ı ve metanın piyasada dolaşım tarzının insana da damgasını vurduğunu, insanın da adeta bir buzdolabı gibi, bir televizyon gibi kendi pazarlamasını yapan bir varlığa dönüştüğünü saptayan Guy Debord’u da yankılayarak… Ve yine tıpkı bir Marx’ın çıkıp da ‘yabancılaşma’ kavramının son derece güçlü bir kavram olduğunu, fakat Feuerbach’ın bunun yalnızca dinsel veçhesiyle ilgilenmekle hata yaptığını belirterek, kavramı muazzam imkânlara doğru taşıması gibi, Ellul’ün de böyle bir potansiyel taşımakta olduğu söylenebilir.

Ellul’ün önemi, inanç ve iman sistemlerindeki aşınmanın suçunu, dinin dışında bir yerlerde aramaya kalkışmamasından gelmektedir. “Kendisini imajlarla birleştiren Hıristiyanlık belki tesir gücünü arttırır, fakat kendisine, kendi temeline ve kendi içeriğine zarar verir; çünkü bu durum söyleyecek bir şey bırakmaz – söz yanlış olduğu için değil, imajlar bu sözün anlamını boşalttığı için.” Guy Debord’la birlikte düşünürsek: “Yaşamın her bir görünümünden kopmuş olan imajlar, bu yaşamın birliğini yeniden kurmanın artık mümkün olmadığı ortak bir akışta kaynaşırlar. Kısmi olarak göz önünde bulundurulan gerçeklik, ayrı bir sahte-dünya olarak, salt seyrin nesnesi olarak, kendi genel birliğinde sergilenir.” Artık dönüşü olmayan bir aşama gibidir bu. Yani Ellul’ün imanı kurtarmak, kapitalizmin bütün bu görselliğine, gösteri biçimini almış olmasına karşı Sözü yeniden saygıdeğer kılmak adına gerçekleştirdiği girişim, daha baştan umutsuz bir girişimdir. “Artık araziler, ormanlar ve ırmaklar çevrelemiyor bizi; bunların yerini işaret levhaları, tabelalar, reklam panoları, ekranlar, etiketler ve markalar aldı: Bizim evrenimiz bu. Ve ekran ne zaman bize yaşayan bir gerçekliği –insanların yüzü ya da başka ülkeler– gösterse, gösterdiği şey yine de hâlâ bir kurgudur: Bu, inşa edilmiş ve yeniden birleştirilmiş bir gerçekliktir” diye devam ediyor Ellul. Bu da mevcut dönemde insanlığın bütün tinselliğinin görselliğin alanında, imgelerin (ya da imajların) dünyasında üretildiğine işaret ediyor. Farkında olduğu köklü sorunu kabullenmeme çabası ve belki de arzusu içerisinde…

Dünyanın henüz bu kadar ‘gösteri’ karakterini edinmemiş olduğu bir dönemde, yani iki kuşak öncesinde, Brecht üzerine yazdıklarıyla Walter Benjamin de fark etmişti görsel olanın bütün dünyayı fethetmekte olduğunu. O çok daha köklü temellere gitmiş, düşünce tarihinin Platon’dan bu yana ‘hafıza’yı görsel nitelikli bir şey olarak tasavvur ettiği kabulüyle, işitsel bir hafızanın peşine düşmüştü. Gösterinin spot ışıklarının yöneldiği yere değil, kırıntıların olduğu yerlere gitmişti. Ezilenlerin tarihinin o küçük, gösterişsiz, piyasanın terimleriyle değersiz yerlerde bulunduğunu, bir yeniden inşanın da ancak bu küçük hatırlatıcılar sayesinde mümkün olduğunu vazediyordu. Belki de Benjamin ile Ellul arasındaki köklü fark da burada yatıyordur: Ellul imanı kurtarmaya çalışırken Benjamin ezilenlerin kurtuluşunda arar kendi kurtuluşunu. Yine belki gerçek bir hafıza çalışması ile bir arşiv çalışmasını (Derrida buna hastalık sıfatını yakıştırmaktadır: Arşiv hastalığı!) da bu zeminden hareketle birbirinden ayırmak gerekmektedir.

Arşiv hastalığı, durmaksızın geçmişe bakar; hafızanın ise zannedildiğinin aksine, yüzü geleceğe dönüktür. Ama nasıl bakacağız geleceğe? Bunun için belki de içinde bulunduğumuz koşulları yeni baştan kavramsallaştıran bir perspektife ihtiyacımız vardır. Bir perspektif…

Yazarın diğer yazıları