Stalin’den sonra en zalim Gürcü

Rusya’da 30 yıl boyunca diktatörlük yapan Josef Stalin, Gürcü’dür. 1879’da, Gürcistan’ın Gori kasabasında doğdu. Rusça’da demir anlamına gelen Stalin, ihtilal sürecinde, onun lakabıydı. Asıl adı, İoseb (Yusef) Vissaionovich Cugaşviliydi.

Lenin’in, 1924’te öldürülmesinden sonra, Rus imparatorluğu (Sovyetler Birliği) yönetimin tek adamı oldu ve zulüm lokomotifli yürüyüşü, kesintisiz 30 yıl sürdü. Muhaliflerini, “devrim” adına ortadan kaldırarak işe başladı. 1920’lerin sonu, 1930’ların başında “kollektif çiftlikler” yaratmak için, yiyeceği de elinden alınmış 25 milyon köylüyü yerinden, köyünden, yurdundan sürdü.

Başta Gogol’un anlattığı Kazaklar ülkesi Ukrayna da, bu temizlikten nasibini aldı. Yurtsuzlaştırılmış milyonlarca kişi açık ve sefaletten öldü. Sibirya yolcuları ise asla geri gelmedi. Bunlardan biri de Yahudi yazar İzak Babel’di

Ama, Karl Marks’ın “yer yüzünde hiç bir enerji sonsuza kadar kaybolmuyor” diye bir tesbiti vardı. Bu tesbit gerçekti. Suçlar da örtülemiyor, kaybolmuyordu. Dünya savaşının silahları daha soğumadan, 1940 yılında Polonya’da, 22 bin sivilin katli yerden uç vermeye başladı. 1953’te yatağında öldükten sonra, devlet matemi devam ederken, yerine aday olan Nikita Krutçev milyonların hayatına mal olan insanları topluma kıtlık ile sefalete sürükleme suçlarına ayna tutuyordu. Köyüne dikili heykeli, daha sonra yıkılıyordu.

Suç ve suçlu cezasız kalmamamıştı. Ancak, dünya şimdi Stalin’den sonra, en zalim ikinci Gürcü’yü, Recep Erdoğan’ı konuşuyor.

Recep Erdoğan, 1900’lerin başlarında Gürcistan’dan göçüp Osmanlı mülküne geçmiş, tutunmak için, dinini terk edip İslamı kabul ettiğini açıklamış, ardından aslını da inkar ile ‘Türk oğlu Türk’ olduğunu söylemiş bir ailenin, üçüncü nesil çocuğudur. Bunca yerli dururken, daha dünün dönme ve döneği ama, o şimdi Devlet Bahçeli ile uyumlu bir ikili olarak Türk ırkı, öte yandan İslam’ın temsilcisi rolünde.

Ayrıca, Stalin’in kopyası otorite olarak da, ülkede “tek adam”dır.

Baş bilen, baş düşünürdür. Lafzı (sözü), düşünceleri kanundur. Adaletin baş yargıcı, hırsızı kovalayan baş komiser, Kürt katliamı için öne sürülen ordunun da baş komutanıdır.

Öte yandan, üstünde şıngırdıyan bunca güç ve yetkinin kibriyle, kendisi de eski Recep değildi. Boy aynasına baktığında, dünya liderini görüyor, bu yüzden, dünya lideri böyle olur diye düşünüyor olmalı ki, yürürken asla yeri görmüyor, dosdoğru göğe bakarak adım atıyor. Kibri o kadar boyunu aşkın ki, Kürtlere iltifat etme adına, onları “Kürt de olsa insandır” diye aşağılıyor, Ermenileri de “affedersiniz Ermeni” diye horluyordu.

Bu kibir kitlesi, geçenlerde ilkokulu bitiren torununun diploma törenindeydi. Sahneye, çocuğa bakar ve ona elini öptürürken de, kibirine esirdi. Yüzündeki sevgi ve şefkat çizgileri yapaydı, kibirden zorakiydi.

Yine de onu seyrederken, IŞİD’e verdiği bombalarla, paramparça havaya uçuşan Suriyeli evlatları, torunu yaşındaki torunları düşündüm. Kobanê’de, Efrîn’de can veren, evsiz, ekmeksiz kalan çocukları…

Bunlar çocukları, torunlarını seve dursunlar, Roboskî’de çocuk katilleriydi. Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin ve öteki Kürt şehirleri çocuklarının suçu, soysuzlaşıp kökleri, aidiyeti, ırkını inkar etmeyen bir halkın çocukları olmasıydı. Onların kucaklayarak sevdikleri çocukları, torunlarının yaşıtları Cizre, Nusaybin, Şırnak’da enkaz altında cam bakışlı çocuktu.

Çoğunun bir mezarı bile yoktu. O çocuklar, şehir molozlarıyla kelepçelenip uzaklara döküldüler. Kurda kuşa yem edildiler…

Ve çocuk katilleri, torun sevme gösterisindeydi.

Öte yandan, çağımızı onurlandıranlardan biri olan HDP eski eşbaşkanı Figen Yüksekdağ, Cizre’de katledilmiş, bodrumlarda diri diri yakılmış çocukların cenazeleri ardında yürüme suçundan tutukluydu, ey çocuk seviciler.

Mahkemede söyledikleri ise yarınlarda yargılanacağına inandığımız Recep Erdoğan’ı, insanlığa karşı suç işlemekten mahkum eden davanın iddianamesi gibiydi. Yüksekdağ diyordu:

“Dört gün boyunca Cizre’ye girişimize izin vermediler. O arada, temizlik yaptılar. Sonra engelleme kalktığında, yüzlerce kişi, bizimle birlikte Cizre’ye girmeye çalıştı. Hava yanık insan eti kokuyordu. Kan kokuyordu. İnsanların diri diri yakıldığı bodrumlarda, yanık insan kokusu, kimyasal koku vardı. Adli tıpçılar, kullanılan kimyasalları tesbit ettiler. Maskelerle girdik, oraya. İçeriyi temizlemişlerdi. Ama tahribat, yıkım o kadar büyüktü ki, bütün delilleri ortadan kaldıramamışlardı. Yarı yanmış insan kemikleri, bir çocuğun cesedi vardı içeride.”

Recep Erdoğan, çocukların kovboyculuk oyunu gibi kurdukları barikatları yıkmak için kuşatmadı, şehirleri. Kırım için, insansızlaştırma için sefer düzenledi…

İnanıyorum ki, Stalin’i suçlu ilan eden, Saddam’ı ipe çeken adalet duygusu, Recep’e de “ayağa kalk” diyecektir, er veya geç. Kürtleri hakkını, Kürtlere teslim adalet duygusu olmasa bile, o gün geliyor bence.

Baksanıza, o günleri haber veren S-400 füzeleriyle, NATO sırlarıyla Moskova kucağına atılma hazırlığının toz ile duman bulutları toplanmaya başladı bile.

Yazarın diğer yazıları