Su katılmamış cehalet

EYLEM KAHRAMAN

Yunanistan’ın başkenti Atina yakınlarında çıkan ve kontrol altına alınamadığından gittikçe yayılan orman yangınlarında onlarca kişi yaşamını yitirdi. Yüzlerce yaralının olduğu yangında kaç kişinin kaybolduğu ise henüz tam olarak bilinmiyor.

Dehşetengiz yangından sağ olarak kurtulmayı başaran biri; “kuzenimin tekerlekli sandalyeye mahkum eşini taşıyamadığımız için onu alevlerin arasında bırakıp kaçmak zorunda kaldık” diye ağlarken, başka biri “alevler bizi denize kadar kovaladı” diyerek anlatıyor. Yangınla birlikte onbinlerce hayvan, yüzbinden fazla ağaç, toprağın üstündeki ve altındaki cümle hayat tümden yok oldu. Geriye sadece bir kaçını kısmen bildiğimiz, bir çoğunu ise hala bilemediğimiz yüzlerce hikaye kaldı.

Atina ve çevresini kapsayan Attiki bölgesinde olağanüstü hal ilan edilirken, karşı kıyıdan beynini yanına almayı unutup sanal aleme dalan bazı insan kılıklılar “ateşin bol olsun komşu!”, “Oh olsun, beter olun!”, “mikropların Allah böyle cezasını verir!”, “Lozan Antlaşması’nın yıl dönümünde çıkan manidar yangın!” diyerek göbek atıyor.

Sanki kendileri hiç felaket yaşamamış, kendisine bir yardım eli uzanmasını hiç beklememiş, bir yakınının acısını veya sevincini hiç paylaşmamış gibi hoyrat, empati yoksunu ve insanlıktan uzaklar. “Doğu”sundaki ormanları kendisi yakan, batısındaki bütün ormanları kesip arazisini Arap şeyhlerine satan bir ülkenin insanlarından ne beklenir ki zaten?

Şimdi bunlara “Yunan düşmanı” deyip geçebilir miyiz? Bunlar basbayağı insan düşmanı. İnsana düşman olan hayvana, ağaca, kültüre, sanata, edebiyata da düşman olur haliyle. Başkalarının acısının üstünde güle oynaya tepinirken, aynı zamanda “Yahudi cenazesi geçerken saygıdan ayağa kalkan bir peygamberin ümmeti” olmakla övünmüyorlar mı bir de?

Yunanistan’ın bir bölgesi değil, hepsi yansa ne gam! “Dört tarafı düşmanlarla çevrili” bir ülkede doğup büyümenin ve vize engeli nedeniyle kapandan çıkamamanın yan etkisi belkide…

Beynini kafatasında taşımayı kendisine yük sayan bu kişiler o kadar “düşman”la meşguller ki, bir çoğunun ekmek fiyatlarının bir önceki gün itibarıyla yüzde 15 zamlandığından haberi bile olmadı. Hem de Türkiye Fırıncılar Federasyonu Başkanı Halil İbrahim Balcı’nın zamla ilgili tam da evlere şenlik bir açıklama yapmasına rağmen. Maliyetler hesaplandığında yüzde 15’lik zammın “makul” olduğunu savunan federasyon başkanı; “mazota baktığımızda yüzde 66’lık bir zam var. 40 Lira olan maya fiyatı yüzde 50 artmış. Un fiyatlarındaki yüzde 30 artışı baz aldığımızda meydana gelen fiyat artışının en alt seviyede olduğunu söyleyebiliriz” dedi. Yani insanlar çok da farkında değil, ama Türkiye’de A’dan Z’ye her şeye durmadan ve pervasızca zam yapılıyor. Bu paralar sabah akşam demeden neredeyse on beş saat çalışıp da evine bir parça ekmek götüremeyen insanların cebinden çekiliyor.

Ama neyseki Türkiye’nin ekonomik krize ve açlığa karşı çok güçlü “proje”leri var. İşsiz güçsüz vatandaşların vakit öldürmek için takıldığı, bedava çay ve kek vaadiyle açılan “millet kıraathaneleri” var mesela. Bunun yanı sıra, önceki gün itibarıyla mis gibi bir “proje” daha “müjde”lendi ayrıca. Sırtını “ip” ve “asmak” kelimelerine dayayarak siyasi varlığını idame ettiren bir “siyaset dehası” darağacından umudu kestiğinden midir nedir, “askıda ekmek” projesini açıkladı.

“Proje” şu: “Hali vakti yerinde her vatan evladı kendisine en yakın ekmek fırınına gitmeli, iki ekmek alacaksa üç ekmek parası ödemeli. Bir ekmeğin askıya alınmasını fırıncı ile paylaşmalı. Fakir fukara kardeşlerim, durumu yerinde olmayan insanlarımız fırına veya ekmek satılan yere gittiğinde, ‘bana askıdan bir ekmek verebilir misin?’ diyebilmeli.”

Yani millet aç. Yani millet açıkta. Yani etin tadını unutan millet artık ekmeğe bile muhtaç, ama halk neden bu durumda olduğunu sormamalı ve sorgulamamalı. Çünkü onları ekmeğe muhtaç bırakan devlet, soruna mis gibi bir çözüm bulmuş. İdamı getiremediler, ama ekmeği astılar işte. Şimdi bu “proje”ye deliler gibi sevinip sosyal medyadan “düşman”a saydırmaya devam etmesinler de ne yapsınlar?

Fakir olan genç askere gitmiş de tabut içinde mi dönmüş, zengini, yandaşı “bedel” mi vermiş, millet kuru soğana mı muhtaç olmuş, hepsi şarkı, hepsi türkü nasılsa…

Cehaletin bir sınırının olmaması ne kötü…

Yazarın diğer yazıları