Şu zalimin kara kara yüzleri

Çocukluğumun bir kısmı Torosların en doğu ucundaki dağ köylerinden birinde geçti. Babam, dış dünyayla da bir ilişkim olsun diye sanırım bir el radyosu almıştı bana, seksenli yılların ortalarında, henüz ilkokul öğrencisiyken. Çoğunlukla BBC’nin kısa dalgasına ayarlı o yeşil el radyosu, zaman zaman, bazı yüksek yerlerde, bin bir parazitle de olsa Moskova Radyosunu da yakalardı. Feyzullah Çınar’ın, Yaşar Kemal’in deyimiyle bu bin yaşındaki ozanın o tok sesine yakalanmam da bir çobanlık sırasında, hafızam beni yanıltmıyorsa Moskova Radyosunu dinlerken olmuştu: Geldim şu âlemi ıslah edeyim! O tok ses kayalıklara çarpıp yankılanarak içinde bulunduğumuz meydanı, sessizliğin bizzat kendisini doldururken, çocuk aklımla, “ıslah” sözcüğüne yüklenen olumsuz anlam nedeniyle, “Demek Islahat Fermanı pek o kadar iyi bir şey de değilmiş” deyivermiştim. En nihayetinde “özümüzü meydanda gördükten sonra.”

Noksani’nin bu deyişinin bir muhatabının da olabileceği, “özünü meydanda görme” halinin bir karşılaşma sonrasında insanın kendisiyle de bir karşılaşması durumuna işaret ediyor olabileceği, o yaşlarda aklıma gelebilecek bir şey değildi elbette. Bu yüzden bir yandan da içimden bir isyan duygusu yükseliyordu; çünkü bir yandan da mücadele etmekten feragat etmeye dönük bir çağrısı var gibiydi deyişin: “Sermayemden zarar gördüm sonradan.” Dört kapının ilkinden bile girmemişken dört tamam anlamı yakalamak gibi küstah bir iddiası vardı elbette bunun. Eh, herkes gibi ben de modern eğitim kurumlarının ve ayrıca modernist ideolojilerin tahribatından geçmiştim sonuçta. Tıpkı Yaşar Kemal gibi, tıpkı Feyzullah Çınar gibi, tıpkı diğer niceleri gibi… Kendileri her şeye rağmen büyüsü hala bozulmamış bir dünyaya kayıtlı bu iki değerli insanın yine de Kemalist modernleşmenin büyüsüne kapılmış oldukları malumdur.

İşte yine yıllar sonra yine Feyzullah Çınar’ın sesiyle yankılanıyor bu deyiş zihnimde: “Geldi bizim ile sevdi sevişti / Al kadeh ver kadeh doldurdu içti / Sadık yârim diye yeminler içti / Özü çürük imiş duyduk sonradan.” Pek çok mesele, insanın canını ne kadar yakarsa yaksın, insan ne kadar hırpalanırsa hırpalansın, yine de anlaşılabilir bir nitelik taşır; fakat bazen işte bazı durumlar olur ki insanın dilin ucuna ancak küfürler birikmeye başlar. İnsan “Savaşırım” der ve savaşır, bu anlaşılabilir bir şeydir her şeye karşın. Ama sadık yârim diye yeminler edip, örneğin bir barış sürecini politik olarak kovalayıp, ardından savaşmak için bahaneler aramak, kendi söylemleriyle gerekçeler yaratmak ancak özü çürük olmakla açıklanabilecek bir şeydir. Roma’dan beri zaten bu toprakların bütün egemen güçleri Pax Romana tipi bir barışın, yani halklara boyun eğdirilmiş olduğu için bir savaş durumunun ortaya çıkmadığı bir pasifizasyonun arayışında olmuşlardır. Bir askeri seferberliğe “Barış Pınarı” demek de bu özü çürüklüğün, geleneksel deyimle “Dili Ali söylerken gözlerinin Muaviye bakmasının” bir görünümüdür yalnızca.

Dolayısıyla Noksani’nin deyişi bir tür pasifliği, bir tür kinizmi önermek şöyle dursun, aksine, kiminle ve ne ile çatışıldığının bilincinde olmaya dönük bir uyarı olarak beliriyor. Üstelik evrensel bir ‘ıslah edicilik’ fikriyle arasına mesafe koyarak emperyal, yayılmacı bir iktidar-söylem biçimiyle de mesafelenmiş oluyor. Bu toprakların heterodoks dinsellik biçimlerinin en çok dayandığı temellerden biri olan Bakara Suresini de yankılayarak: “Bunlar Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir. Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşılık da onlara elem dolu bir azap vardır. Bunlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir” (9-11). Dolayısıyla ortodoks bir teolojik geleneğin kendi emperyal-politik arzularını bir ıslah edicilik misyonuyla ortaya koymasının pekâlâ farkında olan Noksani, bu ıslah arayışını elinin tersiyle iterek kendi özünü çıkarır meydana. Diğeri artık bu özün sınavından geçmektedir: “Şu zalimin kara kara yüzleri / Yaramıza yaramadı tuzları / İki dinli şu cahilin sözleri / Durdukça kar etti cana sonradan.”

Bazen belki de “Biz çekilelim aradan, gelenek konuşsun” diyebilmek gerekli oluyordur. Elbette ezilenlerin geleneği…

Yazarın diğer yazıları