Suçluluk duygusu üzerine

Nazi temerküz kamplarında bulunmak zorunda kalmış ve sonradan kamp hakkında gerçekten konuşmayı başarabilmiş insanların tanıklıklarının önümüze koyduğu ilk şey çok derin bir utanç duygusuydu. Primo Levi ve Jean Amery gibi kimi tanıklar kendilerindeki utanç duygusunu saptayabilmişken kimi diğer tanıklar bunun adını açıkça koyamasalar da beyanlarında bunu saptamak mümkündü. Hayatta kalmış olmanın utancıydı bu; çünkü direnenler, gerçekten direnenler hayatlarını kaybetmişlerdi. Yalnızca hayatta kalmış olmamın insanın kendi varoluşunu kendi gözünde kuşkulu hale getirmesi… Çok benzer bir ses Şili’den de yükselip gelip kulağımıza düştü yıllar sonra. “Neden Heraldo öldü ve ben yaşıyorum? Neden Pablo öldü ve ben ölmedim? Bizim beşli gruptan hayatta kalan Ramon ve German’la görüşüyorum. Onlar da benim gibi hissediyorlar. Bazen kendi suratına tahammül edemiyorsun. Traş olurken, kendi gözlerinin suçlayıcı bakışlarından kaçamıyorsun” diyor Manuel Medina, elli bin kişilik devasa bir hapishaneye-işkencehaneye dönüştürülmüş olan Şili Olimpiyat Stadyumu’ndan sağ çıkmış olmanın utancıyla. Ağır bir yazgıdır bu. İnsan ‘tanık’ olmasa sınanmış da hissetmeyecektir kendisini; fakat görmüştür bir kere. Kör olaydım da görmeyeydim!

‘Şehit’ sözcüğünün ‘şahadet’ sözcüğüyle aynı kökten olması bile çok şey söylüyor aslında. Şehit, yani tanıklık anında sonuna kadar tanıklık edebilmiş ve dolayısıyla tanıklığını anlatabilir durumda olmayan kişi… Batı dillerinde de böyledir bu. İlk Kilise Babaları, zulmedilen Hıristiyanların ölümünü -böylece onlar kendi imanlarına şahitlik (tanıklık) etmişlerdir- ifade etmek için martis sözcüğünden martirium sözcüğünü türetmişlerdi. Yunanca’da şahit (tanık) sözcüğünün karşılığı martis, yani şehittir. Bu durumda kendi konumumuzu bir tür tam tanıklık değil, fakat tanıklığa tanıklık biçiminde tanımlamak mümkün görünüyor. Burada utancı doğuran da bu yarım kalmışlık durumudur bana kalırsa.

İç mekanizması ne olursa olsun, hepimizin suretine yapışmış derin bir utanç duygusuyla yüz yüzeyiz bugün bizler de. Hiç dolandırmadan söyleyeceğim: Hayatta kaldığımız için utanıyoruz. Youtube’da seyrettiğim ses kayıtlarından birinde bir genç savaşçının bu utancı bertaraf etmek üzere konum aldığını iliklerim sızlayarak dinledim: “Sonra insanların yüzüne nasıl bakarız!” Durumu bütün açıklığı ve çıplaklığı içinde böylesine ortaya koyan bir örnek daha yoktur zannediyorum.

Evet, çağın getirdiği imkânlar (!) sayesinde hepimiz bu yarım tanıklıktan payımızı aldık ve bir şekilde birbirimizin yüzüne, bazen aynaya bakmaya devam ediyoruz. Ama nasıl yapıyoruz bunu? Hangi biçimde? Bu derin utancın getirdiği derin suçluluk duygusuyla nasıl başa çıkıyoruz? Tek tek örneklerden hareketle değil de bir genel durumu betimlemek üzere şunu söyleyeceğim: Bununla başa çıkmak yönündeki genel eğilim, herkesin mutlak anlamda suçlayacağı birilerinin arayışı içine girmiş olmasıdır. Bireyin kendisindeki suçluluk duygusuyla başa çıkmasının en kolaycı yollarından biri bu durumunu inkâr etmesi, bir diğeri de kendisinden daha suçlu birilerine işaret etmesidir. Yani “O benden daha suçludur” biçiminde yargılar vermeye yönelmek ya da katledilenlerin başına gelenlerden bizzat onları sorumlu tutmak vb. tutumlar… Aslında içten içe hepimiz neden orada olmadığımız sorusuna yanıt arıyoruz; çünkü hayatta kalmış olmamız kendi varoluşumuzu kendi gözümüzde şaibeli hale getiriyor (özellikle de kimi gençlerimizin düpedüz ‘trolleşmesinin’ bu mekanizmayla göbekten bir bağı var. Üstelik Beyazlarla eşit oldukları gibi bir sözde iddia-motivasyonla yapıyorlar bunu; beyazların çapsızlığıyla eşitlendiklerinin farkında bile değiller).

Orta yerde dolaşan bir suç var; sahibini arıyor. Tek tek bütün kapıları çalıyor. “Git sahibini bul” diye yalvarıyoruz ona. Açmıyoruz kapılarımızı. Masumiyetimizi muhafaza etmemiz lazım; öyle ya belki Cennet’e gideriz bu sayede.

Söylemek istediğim şey şudur: Bu suçluluk ve utanç duygusuyla doğrudan yüzleşip, bunun kendisini konuşmayı becereceğimiz güne kadar bu bir hayalet, bir hortlak olarak hepimize musallat olmaya devam edecek. Şimdilik yama tutmaz bir yarayla yaralanmış olduğumuzu kabullenebilmemiz gerekiyor her şeyden önce. Bunu kabullenelim ki eski libas gibi dikiş tutmaz olarak kalmasın hırkamız. Ne de olsa felsefemiz buydu: Bir lokma, bir hırka!

Yazarın diğer yazıları