Sultan Hamit, İbn Haldun, Ortadoğu

Abdurrahman AYDIN

Osmanlı Sultanı Abdülhamit’in İbn Haldun hayranlığı bilinir, fakat Sultan, hayranı olduğu İbn Haldun’un kitaplarını kendi egemenlik alanında yasaklamıştır da. İslam Ansiklopedisi’ne göre bunun nedeni İbn Haldun’un uygarlığın gelişmesi için Şeriat’ın zorunlu olmadığı biçimindeki görüşüdür. Gerçekten de İbn Haldun’a göre ‘peygamberlik’ başlığı altında bir alt başlık olan ‘Şeriat’, ‘bedevi’ toplumların ‘hadari’ toplumlara ya da kandaş toplulukları siyasal topluluklara dönüşümündeki birkaç seçenekten biridir. Böylelikle İbn Haldun devletin ortaya çıkışı diyebileceğimiz kritik dönüşümle ilgilenmekte; bu dönüşümün tikel bir örneğinin evrenselleştirilemeyeceğini ileri sürmektedir. Yani kandaş topluluklar, gelişimlerinin belirli bir aşamasında, yani yeterince üretim fazlası biriktirdikleri bir aşamada devletli bir toplum olmaya doğru eğilim gösterirler. Kandaşlık temelli bağlar, yerlerini daha üst, daha soyut, daha geniş bağlara bırakır. İşte bu daha geniş bağların oluşumunda bazen peygamberler de rol oynayabilir İbn Haldun’a göre. Ama şart değildir. Örneğin Arap yarımadasında kabileler arasından Ümeyyeoğulları yürümüştür ‘mülk’e doğru ilk olarak. İslam dini de kandaşlığı aşan o daha geniş ideolojik zemini sağlamıştır. Böylelikle İbn Haldun İslam’ı bir topluluğun gelişiminin bir aşamasında, siyasal birliği sağlayan bir kolektif duyma, düşünme tarzı olarak kodlamış oluyor. Bu teorik çerçeve, Abdülhamit’in İbn Haldun’u neden yasaklamış olduğu konusunda ikna edici görünüyor olabilir; ama bu ‘yasağı’ bir semptom olarak okumak da mümkün. Yasak neyi yasaklar?

Sultan Süleyman’ın İstanbul merkezli perspektiflerinden bakıldığında görünen şey, Küçük Asya’ya sahip olanın Doğu Akdeniz’i ve Ege’yi, ama ayrıca Karadeniz’i, Kafkasya’yı, Hazar’ı, Suriye’yi, Mezopotamya’yı, İran Körfezini, Arabistan’ı, Kızıldeniz’i ve hatta Hint Okyanusunu politik olarak değilse kültürel olarak hâkimiyeti ya da nüfuzu altında tutabileceği bir konumda olacağıydı. Neo-Osmanlıcıların çöküşün Sultanı Hamit’i bu kadar seviyor olmalarının altında da coğrafi bakışıyla “muhteşem” (!) Süleyman’a yönelik bir bağlantı olması yatıyor biraz da. Aşağı yukarı aynı bakış açısından bu aynı ufuklar Türkiye’nin neo-Osmanlıcı eski Dışişleri Bakanı ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından da revize edilmiştir. Davutoğlu, Stratejik Derinlik adlı kitabında strateji üzerinde etkisi bulunan coğrafi ve tarihsel etkenlere kayda değer bir önem veriyordu. Bu bölgelerde politik hâkimiyet, olmazsa kültürel hâkimiyet, o da olmazsa kültürel nüfuz kurmak… Sultan Hamit açısından bunun en iyi yolu da söz konusu nüfuz bölgelerindeki halkları İbn Haldun’un kavramıyla “kandaşlık asabiyesi” içerisinde tutarak siyasal bir sıçrama yapmalarının önüne geçmekti. Böylelikle sınır boyları kendiliğinden bir tehlike olmaktan çıkmış olacaktı. Ufak tefek ‘kabile’ çatışmaları imparatorluk açısından göz ardı edilemeyecek şeyler değildi. Kanaatim, İbn Haldun’un yasaklanmasının temelinde, tam İbn Haldun’a dayanılarak oluşturulmuş bir ‘nüfuz bölgeleri’ politikasının koordinatlarının görülmesini engelleme arzusu vardır. Bu hattan bakınca görünen o ki İbn Haldun ‘yasağı’ şeriatla değil devletle ilgili bir boyut içeriyor. Hatta öyle ki bir ‘kamusal’ alan benzeri bir şey ortaya çıkmasın, insan birbirleriyle ilişkileri çıplak biyolojik bedenlerin kan ilişkileri olarak kalsın da aralarında bir toprak bitişikliği ilkesi gelişmesin diye uğraşan, kendi varlığını tam da kamusalın yokluğu ya da yok edilişiyle tesis eden bir devlet söz konusudur burada.

Bugünlerde bu politik zihniyet ile Misak-ı Millici politik zihniyet arasındaki gerilimli bir sentez iş başında. Söz gelimi Irak Kürdistan’ı Bölgesel Yönetimine yönelik yaklaşımlar Hamitçi bir nüfuz politikasında temellenirken, Rojava’ya dönük huzursuzluğun ve tahammülsüzlüğün temelinde de Rojava’nın bu türlü bir ‘nüfuz politikasını’ iptal etme potansiyelinin yüksek oluşu bulunuyor. Fakat bir yandan da Doğu Akdeniz havzası ve hinterlandı üzerinde, hatta İran Körfezinin en azından ‘bu yakasına’ kadar uzanan bir nüfuz arayışı da belli ki kendisini ‘Misak-ı Milli’ sınırlarına çekmiş bulunuyor.

“Biz bir kabile devleti” değiliz der dururken de aslında bir yandan Türkiye’nin güneyinde kalan irili ufaklı pek çok topluluk küçümsenir ve aşağılanırken, bir yandan da İbn Haldun’un kabile-siyaset (bedevilik & hadarilik) ayrımını, belki kendileri de farkında olmadan, Hamit’i taklit ederek tekrarlıyorlar. Bu beyanın kendisi bile, yine pek çok topluluğu ‘kabile’ durumunda ve statüsünde tutma arzu ve arayışını yansıtıyor elbette. Bu arayış siyaseti, siyasal olanı iptal etme arayışıdır aynı zamanda. Ne kast ettiğimi açık kılmak için, çok uzak bir örneğe, Antik Yunan’daki Kleisthenes reformlarına başvuracağım.

Bu reformlar, temel anlamlarını kandaşlığın yerine toprak bitişikliği ilkesini geçirmelerinde bulmaktadır. M. Ö. 507’ye tarihlenen bu reformlarla, Kleisthenes, yurttaşları soy üzerine kurulu dört kabile yerine coğrafi nitelikte örgütler olan on topluluğa (phyle) ayırdı. Kabileler arası rekabeti önlemek, özellikle bunların sınıf çatışmalarını (daha önce pediak’lar, parali’ler ve diakri’ler şeklindeki) bölgesel farklılıklarla besleyip alevlendirmelerine izin vermemek amacıyla, 10 kabilenin saptanmasında ilginç bir yöntem uygulandı: Polis yani kent devleti kent (asty), kıyı (parali) ve iç bölge (mesogeios) olmak üzere üç bölgeye, her bölge de ‘üçte bir’ anlamında trittys denen on bölüme ayrıldı. Elde edilen otuz trittys, üçer üçer, biri kentten, diğeri kıyıdan ve üçüncüsü iç bölgeden olmak üzere kura çekilerek birleştirildi ve on topluluk oluşturuldu. Böylelikle Kleisthenes, ilksel akrabalığın son büyük kalıntılarını yönetim aygıtından silmiştir. Artık tüm yurttaşların görevlilerin seçiminde eşit hakları vardır. Bunun temelinde ise kan bağlarının toprak bitişikliği (yurt) ilkesi lehine, en azından siyasal anlamda kaybolup gitmesi bulunmaktadır.

Evet, şimdilerde Misak-ı Millici pozisyon ile tuhaf bir senteze girmiş bulunan Hamitçi politikanın temel stratejisi, tam da bu türlü bir toprak ufkunu iptal etmeyi hedefliyor. Yunan dünyası bu çizgi üzerinden demokrasiye evrilmişti.

Yazarın diğer yazıları