‘Sultan Recep’in Qüfar üstüne seferi…’ 

Görgüsüzlük zordur. Sonradan görmelik ise Sultanı da Veziri de rezil edecek derekede zordur.

Sözün gelişi, Osmanlı paşaları, Hıristiyan ailelerden kaçırılmış, Yeniçeri ocaklarında devşirilmiş çocuklardı. İçlerinde eski köle ve esirler de vardı. İstisnasız tümü, bin bir yoksulluk ve yoksunluktan, örselenmiş, paramparça ezik bir hayattan geliyordu.

Ama bunlar, günün birinde devletin sırtında güç haline geldiklerinde, çektiklerinin acısını çıkarıp “heyfini“, intikamını alırcasına, taşan bir görgüsüzlükle lükse battılar. Mağara ve soğuk hayatından köşklere, saraylara taşındılar. Yalınayak, paçavra içinde geçen günlere nazire, apoletlerini altın işlemeli ibrişim, giyitlerini de altuni ışıltılı sırmalarla süslediler. Göğüslerine, ne zaman, nerede kazanıldığı bilinmeyen madalyalar dizdiler. Adım attıklarında birbirine çarpıp şıngır-mıngır eden…

Osmanlı devletinin geliri, kazancı talan ve hırsızlık üzere idi. Uygun talan ve hırsızlık alanı bulamayan, devleti soyuyor, bu sayede zenginlik havuzlarında “çimiyor”lardı. Devletin malı deniz, yemeyen domuz sözü, anlayıştan damıtıktır.

 Kemal Sunal’ın bir sinema filminde canlandırdığı Tosun Paşa, içlerinde okuma-yazma da bilmeyen (Mesela ünlü 7-8 Hasan Paşa) Osmanlı paşalarının bir karmasıdır. Görgüsüzlük rezili, süslü paşalar prototipi…

Onların devamı olan Türk generallerine bakın. Onlar da en alttan gelenler. Çocuğu fazla gelen yoksul ailelerden gelmedir, onlar. Bu generallerin, mesela Genelkurmay başkanlarının da apoletleri, omzun orta yerinde değil, karşıdan bakana “bütün bu görkemli korkuluk benim” deme gösterisiyle, omuzdan göğse sarkıktır.

Bu örneklerden sonra, Türk dünyasının doruklarına seçimle dalan Recep Erdoğan’a gelirsek: O da, en dipten gelenlerdendir. Yoksulluk eziğidir. Yeni ayakkabısıyla topa vurdu diye, babası tarafından ayaklarından tavana asılarak cezalandırılan bir gün görmemiş biridir, yani…

Ama, o bir diktatördür. Bütün haklar, özgürlük ve maddi imkanların tek Sultani efendisidir, yani.

Ama ortalıkta görgüsüzlük seli akıyor. Kendisi, Anayasaya göre orduların sembolik başkomutanıdır. Bu konumunu doya doya yaşarken, “birden bire bulma“ görgüden yoksun şaşkın manzaralar saçılıyor etrafa.

Damadının düzenlediği festivale, giderken “bayram çocuğu”nu andırıyordu. Asker olma hevesi yarıda kalmış bazı aileler, bayramlarda erkek çocuklarını subay kıyafeti giydirerek sokaklarda dolaştırıyorlardı. Kimi general, kimi Mareşal…

Erdoğan, savaş uçakları filosu eşliğinde festivale giderken, üstünde sakil duran üniforması ile bu çocukları andırıyordu. Makam uçağında, pilotlara has paraşüt donanımı nedeniyle bahçıvan kılığını andıran kıyafet içinde oturuyordu.

Başındaki kepin kokartı, Mareşalinkini andırıyordu. Kepi, omuzları, göğsü, hatta kalçaları Cumhurbaşkanlığı sembolleriyle ışıltılıydı. Daha sonra alana inan Erdoğan, bu iğreti kıyafetiyle, görenlere “ben cumhurbaşkanı ve başkomutanım, güç bende” diye haykırıyor, adeta.

Ve gerçekten öyleydi. İki seneden beri, “Sulta’nın özel ordusunu yaratmak” üzere tasfiye ve kıyımla meşguldu. Tutuklamalar bir türlü bitmiyordu. Ama, ekonominin nabzı avuçlarında, hazinenin anahtarı cebindeydi.

 Oğulları, kızları ve damatlarıyla sahip oldukları servetin hesabını kimse bilmiyor.

Ülke insanlarının bir kısmı, karnını doyurmak için, akşamları dağılan pazar yerinin artıklarına saldırıyor. Çöplüklerde yiyecek kırıntısı, para edecek hurda için gırtlaklaşıyor, insanlar. İşsiz adam, çaresizlikten, üstüne benzin döküp ateşliyor, oğluna pantolon alamayan baba kendi hayatına son veriyor.

Recep Erdoğan ise çağdaşı Basra Körfezi emirlerinin yanında, sultan edalıydı. Şatafatta onlardan geri değil, ilerdeydi. Yalnızca İstanbul’da, her hafta uğramaya bile zaman bulamadığı yedi ayrı Sarayın efendisiydi. Ankara’da, dostları, kullandığı kalabalıkla oturup kimsenin adını telaffuz edemediği nadide yemekler yiyip, içeçekler tattığı 1150 odalı Sarayın…

Bütün bunlar, halkın cebinden çıkan para iledir. Ama bunca yoksulluk varken, devamı var. Marmaris’te 350 odalı yazlık tamamlanmak üzredir. Yazlığın sahil kumu bile ithaldir. Basra körfezinden gelmedir. Emrinde, yedi tane makam uçağına ek, Katar emirinin eski uçan Sarayı…

Recep Erdoğan ve teferuattı, banyolarının küvetinde sıcak suda yatarak, yatak odalarında uyuyarak, sinema ve eğlence salonlarında keyif getirerek dünyayı turlama imkanına sahip artık. O ve şürekadan birinin başı ağrıması halinde yan bölmedeki hastane emre amade.

O nedenle, Sultani bir hayat. Türk halkı mutlu. Savaş naralarını dinleyerek, cami, din, iman terimlerini sloganlaştırarak halkını mutlu ediyor. Baş gösteren açlık kimsenin umrunda değil…

Ortadoğu’daki kanlı çetelerin temsilcisi olarak Putin’le masaya oturan ve onları koruyan anlaşma imzalayan Erdoğan dün, Amerika’da “Qüfar üstüne sefere çıkmış cihatçı Sultanı” andırıyordu. İslam ülkelerini, ortak düşmana karşı yenilmezlik üzere birleşmeye çağırıyordu. Bu bir nevi cihattı. Hemen ardından, Amerika’yı kendi evinde aşağılıyor, Suriye’deki hedeflerini vuracağını haber veriyordu.

Aynı Erdoğan’ın dönüş yolundaki durağı Almanya. Qüfar ellerine İslamı götüren adam kisvesinde, Kürtlerin kendileri için küfür meydanı, Alman kamuoyunun bir kesimi tarafından da casusluk üssü ve cihatçı çetelerin buluşma merkezi olarak gördüğü camilere bir yenisini ekleyecek.

Ve dün pazardı. Alman sokakları tenha. Ama bir çok şehirde gösteri vardı. Göstericilerin “Katil Erdoğan“ ve “Erdoğan defol“ haykırışları uğulduyordu, şehirlerin üstünde…

Yazarın diğer yazıları