Sultanlıkta cinayet

Recep Tayyip Erdoğan, babasının doğduğu Potamya dolaylarında, varlıklı ortamlarda doğup, gümark günlerde büyümüş, sonra yeyip içmeden, çocuklarına yedirip içirmeden ve onları giydirmeden maaşını (hep maaşlıydı) biriktirerek, Karun zenginliğine ulaşmış gibi ve eli tutulamaz cömert rollerinde çocuklara oyuncak dağıtıyordu.

Ancak, bu "el sırtında" hovardalıktı. Çünkü, Sarayının salonlarına doldurup, "muhbir olun ve düşmanlarımı ihbar edin" emri verdiği muhtarlara, "mahallenin namusu, asayişi sizlere emattir" dediği küçük esnafa, "dindar, hem de kindar genç" bakışıyla gördüğü taksi şöferlerine kurduğu sofraların masrafı gibi, bu oyuncakların parası da cebinden, "dolar istifi" özel kasalarından çıkmıyordu.

Cömertlik onun, paralar halkın cebindendi.

Halkın sırtından cömertlik hovardalığı, modern çağın hangi hakkı ve ne gibi hukukuna dayalı diye sormayın. Eşi ve kardeş, dost, müteffik olarak sarıldığı Katar, Suuddi Arabistan ile Umman-Basra Körfezindeki aile devletlerinde bile benzeri yok. 

Modern dünyada benzeri hiç yoktu. 

Amerikan Başkanı, onun için, oturduğu "Beyaz Saray" dairesinin kirasını da, orada pişen yemeğin, içtiği bir bardak suyun parasını da kendi cebinden ödüyordu.

Almanya’da, Fransa ve Britanya’da el (halk) sırtından hovardalığa hırsızlık deniyordu.

Ama burası, Almanya’nın saygın gazetelerinden "Die Zeit"in deyimiyle "Recep tek başına Türkiye"siydi. Hayat tek kişilik irade üstüne kuruluydu. "Tek"in dostları için, hayat cenneti, sevmedikleri için ise cehennemdi.

Polis, "Tek kişilik Recep Türkiyesi"nde hukukun değil, sanki çete reisinin emrinde ve onun düşmanlarıyla savaş ordusuydu. Askeri güç de öyle…

Onun için, Kürtlere karşı verilen "topyekün savaş", savaş da değildi. Eğer, bu kan ve ateş iç asayiş meselesinden ise, uluslararası hukuka göre ordu, yani tank, top, uçak kullanmamalıydı. Eğer, ordu bütün enstrümanlarıyla kullanılıyorsa, bu bir savaştı ve savaşın Cenevre Sözleşmesine dayalı hukuku uygulanmalıydı. (Cenevre Sözleşmesi sivilleri, doğayı dokunulmaz kılıyor, esirlerin hayatını garanti altına alıyor, cinayet ve işkenceyi yasaklıyordu.)

Ama "Recep tek başına Türkiye"sinde iç hukuk yok, savaş hukuku ölü, ortalık insanlığa karşı suçlarla doluydu.

İç hukukta da, savaş hukukunda da polisin Silopi sokaklarına dalıp insan taraması, nişancıların göze kestirdiğini katletmesi suçtu. Diyadin’de, şafak vakti işe giden fırın işçisi iki çocuğu, korkudan sığındıkları odunlukta katletmek de suçtu. Valinin, "silahlarıyla birlikte ölü ele geçirildiler" yalanı kimseyi kurtarmıyordu.

Bu olanlar, kendini devlet sanan sultanlıkta cinayetti. Tecavüzcülük ve 13 kişinin katili suçlamasıyla yargılanmış general, burada adalet bekçisiydi.

Gülmeyin burası hasta, iç yüzü de kanlı bir ur, kültürel düzeyi düşük, ahlakiliği hepten tartışmalı, yalnız gezen dünya lümpeni bir sultanlıktı.

Dalkavukluğu ötelersek, halkının da başka bir benzeri yoktu. Çalışıp, çocuğundan esirgeyip, delik ardına yama alamaya bile harcayamadığı kazancıyla, "yer yüzünün yalnız gezen Recebi"ni, 1150 (bin yüz elli) odalı Sarayda yaşatıyordu.

 En son ölçümlere göre (7 Haziran 2015 seçimleri), 100 kişiden 41’i, Sultan için çalışıp, angaryayı sırtlamaktan memnun ve mutluydu. O, hep orda kalsın, hayattan tat alarak yesin, içsin, gezsin istiyordu.

O da uyuyan güzellerin mutluluğuna katkı cinsinden, halkın parasını kendi elit çemberine yediriyor, yollarına yağ döken, başarı diye orasını, burasını ovalayan gazetecileri, memnun kaldığı tüccar ve müteahhitleri uçağına doldurup gezmelere götürüyor, masrafını halk ödüyordu.

Hovardalık böyle de, ülke insanlarının 11 (yazıyla onbir) milyonu işsizdi, bir o kadarı, sabah aç uyanıyor, akşam, boş mideyle uykuya yatıyordu. İnsan kalabalıkların bu çağda yamalı giysi ve yırtık lastik ayakkabılı olduğu istatiklere yansımıyor, ama oğulları, torunları "Recep savaşının şehidi" olunca, manzara Türk medyasına yansıyordu.

Kimileri inadına, histerik bir istekle soyulmayı istiyordu. Soyulma isteği, yalnız buralara has bir tutkuydu. Soyulma tutkunlarına göre, her şey "dünyanın yalnız gezen Recebi" içindi. Onun mutluluğu uyuyan güzelliği, çıkarı, ülke çıkarı, istekleri de emirdi.

Seçimi kaybedince, diş gıcırtıları arasında, "bana, seni başkan yaptırmayacağız diyerek, Türkiye’nin 2023 planlarını bozdular" deyip, boşa çıkan kişisel rüyalarını ülkenin kaybı olarak gösterip, Kürdistan’a öç savaşı açıyor, Türk medyası da masum ve mazlumların kanı üzerinde, "çok terörist öldürdük" sevinç naraları patlatıyordu.

Ne de olsa, "Tek kişilik Recep Türkiyesi"nde, bir Recep her şeydi. Çünkü, onun çıkarı, ülke çıkarıydı. Bu bir gelenkti. Askeri darbeciler de, cinayetlerine karşı çıkan vicdanları Türkiye düşmanı ilan ediyorlardı.

Recep, "şehit vermeye devam edeceğiz" gazıyla, yoksulların çocuklarını, üç kuruşluk ücretle cepheye gönderirken, oğulları, kardeşi ve tekmil hempası, kasalarına dolan günlük kazancın dökümünü yapıyorlardı.

Büyük kalabalıklar, derin uykuda kuzuların sessizliğiyle horulduyor, uyandıkça daha çok aldatılıp, soyulmak için, Recep ve adamlarına oy vermeye koşuyordu.

Yazarın diğer yazıları