Taklit arzudan devrimci arzuya

Emma hiçbir zaman idealinin cisimleşmelerinin arzuladıklarını arzulayamayacak, asla onlara rakip olamayacak, asla Paris’e gidemeyecektir.” Flaubert’in Madam Bovary’sini böyle yorumluyor Rene Girard. Gerçek ya da varsayılmış bir asimetrik ilişkinin dezavantajlı ucunu dolduran Emma Bovary, asla öykündüğü kimseler gibi arzulamayı beceremeyecektir. Yine Cervantes’in Don Kişot’unu yorumlarken de Sanço ile Don Kişot arasındaki mesafeye dikkat çeker Girard: “Don Kişot ve Sanço fiziksel olarak her zaman birbirlerine yakındırlar; ama onları ayıran sosyal ve zihinsel mesafe aşılamaz olarak kalacaktır. Uşak hiçbir zaman efendisinin arzuladığı bir şeyi arzulamaz.” Gerçekten de Sanço’nun küçük arzuları Don Kişot’un hayalini kurduğu yüceliklere erişemeyecek türdendir; büyük arzuları ve hayalleri ise daima Don Kişot’tan dolayımlanmaktadır. Üzerinde hüküm süreceği masalsı ada bile her şeye ‘efendisi’ adına sahip olduğu bir adadır.

Fakirin rüyası bile fakircedir. Henüz lisede okurken, şans oyunlarından birini oynamış olan bir arkadaşım, büyük ikramiyenin kendisine çıkması durumunda neler yapacağını anlatıyordu. “Bir BMW alırım kendime; bir de LPG taktırırım.” Büyük ikramiyenin simgesel ekonomisine bile yoksulluk basıyordu damgasını. O kadar paraya sahipken düşlüyor kendisini, ama yine de burjuvalar gibi arzulamayı beceremiyor – bir bakıma iyi ki de böyle, bu fark büsbütün silinse ganimetten yoksun bırakılmış suç ortakları olarak kalıverirdik herhalde. Ancak bu fark, kelimenin sahih anlamında devrimcileştirilmezse, burjuvanın egemenliğindeki bir dünyada, arzularımızın burjuvanın arzularının ucuz birer taklidi olduğu bir hal içerisine sıkışır kalırız. Ve burjuva daima asla kendisi gibi arzulayacağımızı hatırlatıp durur bize. Fark ya devrimci bir fark biçiminde inşa edilmelidir ya da şeylerin mevcut durumuna teslim olur gideriz ki, mevcut dünya içinde burjuva toplum zaten bu farkı istediği gibi yapılandırmış durumdadır.

“Sizler bizim gibi arzulayamazsınız!” Bu, her türlü asimetrik ilişkinin avantajlı tarafının gizli mottosu, gizli sloganı gibidir. Buna dair oldukça açıklayıcı bir örnek, geçtiğimiz sene Lübnan televizyonlarında yayınlandığı söylenen ve çeviriye bakılırsa Lübnan’daki Suriyeli göçmenleri aşağılayan bir klipti. Arapçam olmadığı için çeviriye teslim olmak durumundayım; fakat çeviri yanlış yapılmış olsa dahi, üzerinden atlanamayacak bir ideolojik değeri var bunun. Klipte oldukça seksi kıyafetler (ölü doğanın cinsel çekiciliği) içindeki kadınlar (yalnızca bir erkek gördüm önüme düşen görüntüde) dans edip şarkı söylüyorlar: “Ülkemdeki Suriyeli mültecilere bak / Biz azınlık olduk onlarsa çoğunluk / Genç bir çift birkaç yaz önce bir odaya taşındı / ve şimdi odada bir düzineden fazlalar…”

Ötekinin cinselliğine yönelik aşağılayıcı bir kurgunun ifadesiydi bu klip. Hem tür-merkezcilikle malûl (ötekinin cinselliği salt biyolojik düzeye, dolayısıyla da hayvansal düzeye indirgenmektedir) hem de ırkçılıkla malûl bir kurgu bu. “Arzulamayı bilen biricik varlıklarız biz bu ekranda gördüklerin” diyen, gide gide, aşağıladığı varlık tarafından arzulanmayı bile tiksinti vesilesi olarak öne sürebilme potansiyeli çok yüksek bir söylem bu. Ötekini bayağılaştıran ve kendi kimliğini bu ötekinden ayırmak üzere bir farkı hem inşa hem de seferber eden bir söylem… “Yerini bil!” diyen, parmak sallayan bir söylem…

Bu söyleme göre, kendi arzusu biriciktir. Fakat nasıl bir biriciklikse, bunu hem kendinden aşağı gördüklerine hem de denk gördüklerine göstermek arzusuyla da yanıp tutuşuyor. Çünkü aslında kendi kimliğini tahkim edebilmesi için bir ötekine muhtaç durumda. Bu nedenle bu ötekiyle gerçek karşılaşmalar, karşılaşan özneyi tekinsizliğe sürüklüyor; çünkü lanetlediği öğenin gerçekte kendi kimliğinin temellerini oluşturduğuyla da yüz yüze geliyor. Ötekinin yerini bilmesi gerekliliği de bu tekinsiz karşılaşmaları ortadan kaldırmak amacını taşır. Öyle ya, tat kaçırmaktadır!

Peki ırkçı söylem neden ötekine ve ötekinin cinselliğine yönelik hastalıklı bir ilgi taşır içerisinde? Çünkü kendi biricikliğinden, kendi arzularının özerkliğinden, kendinden menkul oluşundan asla tam olarak emin olamaz; olamadıkça da başkalarını bu tamlığa şahit tutmak ister. Kendisi bizatihi bir taklitler toplamı durumundadır, fakat Girard’ın sözleriyle, “Günümüzde bu doğayı algılamak zordur, çünkü en ateşli taklit en güçlü biçimde inkar edilendir. Don Kişot kendini Amadis’in müridi, onun çağının yazarları da kendilerini klasiklerin müridi ilan ediyorlardı. Kibirli romantik artık hiç kimsenin izleyicisi olmak istemiyor. Son derece özgün olduğuna kendi kendini ikna ediyor. 19. yüzyılda her yerde kendiliğindenlik, taklidi tahtından indirerek bir dogma oluyor. Stendhal her yerde tekrar tekrar, aldatılmayalım diyor, gürültüyle ifade edilen bireycilikler içlerinde yeni bir kopya biçimi saklıyorlar. Romantik tiksintiler, toplumdan nefret, çöle duyulan özlem, tıpkı sürü ruhunda olduğu gibi, çoğu kez Öteki’ne duyulan hastalıklı bir ilgiyi gizliyor yalnızca.”

Burjuva toplum tipinin bireylerinin biriciklik arzu ve iddiaları, sahih bir devrimci perspektiften bakıldığında, altı çoktan boşalmış, dağılmış iddialardır. Bu perspektiften bakınca, biriciklik iddialarında görünür olan şey biriciklik değil, züppeliktir.

Yazarın diğer yazıları