Tanrı daha -II-

“Zürafa uzun boynunu süper akıllı bir varlığa değil, eski zürafalar arasındaki rekabete borçludur.”

Homo Sapiens’in sonunu anlatan Yuval Noah Harari’nin bu zürafası, tanrı ‘daha’nın da yerinde tespitidir. Hayatın içinde var olma savaşı veren tüm canlıların evrildiği nokta bir önceki kuşaktan bir tık ötedir. Tık’ların sayısı arttıkça dinozor bir kertenkeleye dönüşmüştür mesela. Bu gerçekleşirken herhangi bir yaratıcının “son model” tasarımına gereksinme duyulmamıştır. Akıllı bir tasarımcıya kapı açmayan doğa, maalesef o kapının altında ezilmeye çalışılıyor bugün.

Peki zaman? Tanrı “daha”nın tüketmekte sınır tanımadığı yegane varlıktır zaman. 12 yaşındaki bir çocuk hayatı anlamak için pencereden bakmak yerine, avuç içi dünyasının penceresine bakarak sabahı bir çırpıda geceye ulaştırabilir. Ebeveynlerin “sorunsuz” çocukları, üç beş sene sonranın dehşet mutsuz ergenleri ve yetişkinleridir aynı zamanda. Çocuk gelişim uzmanları ve elbette ana babalar bilir; bir çocuk dilini konuşmaya başladığında zamana yaydığı en güçlü cümlesi “bu ne?”dir. Her şeyi bilme hali, birinin o bilinmeyeni onun anlayacağı şekilde tanıtması ile son bulur. Bu ne? Sanırım 3-5 yaşın etrafında dönen dünyaya dair yakaladığı her şeyi kadraja alma yaşı. 6-7 yaşta ise soruların muhatabı öğretmendir ve müfredat tanrısının buyurduğu tüm saçmalıkları sünger gibi emerek büyürler işte.

Uzatmayayım; “bu ne/nedir?” sorusunun yaşı değişti. Hayatın doğalını kaçıranlar 14-15 yaşında salatanın içindeki malzemeleri, basit hava değişimlerini sorabiliyor artık. Şaka değil; akıllı tasarımcıların avucumuza sığdırdığı hayat, katıksız semelerin yetişmesine neden oldu. Emin olun bir sonraki kuşak hayli kaygı verici. En fazla uzaya dair keşifleri olurdu bu zekayla ama kahretsin birileri onlardan daha evvel keşfetti:

“Houston, Houston beni duyuyor musun?”

Tanrı daha, yetinmeyi bilmeyen bir jenerasyonun babasıdır artık. Hem hayatta olup bitenleri anlamayacak ve  tanımayacaklar ama avuçlarındaki dünyayla her şeye bir çırpıda ulaşıp, bilginin nirvanasına ulaşacaklar! Üç kuruşa beş köfte gerçek oluyor nihayetinde. Sosyal medya üzerinden gencecik ve eğlenceli ve kibirli elemanların bu medya türü için geliştirilen bir ifade yöntemiyle hayatı basitleştirip anlattıkları videolar yüzbinlerce izleyiciye sahip. Bir tanesi -ki çok da beğeniliyormuş- ayağı rahatsız eden ayakkabıya buzdan kalıp yapıyordu: Ayakkabının bağcıklarını sök, bir poşeti içine iyice yerleştir, suyu doldur, ağzını bağla ve buzluğa koy. 24 saat sonra ayağı vuran ayakkabıyı gönül rahatlığıyla kaldırımlara sürtebilirsin artık! Deneyin tabi, varsa sıkıntınız. Ama buzluğa konmanın acısını sizden çıkartacağını da unutmayın ayakkabının. Ah dinozor mevsimi geride kaldı. O dinozorlar, işte bu tür “hayatı kolaylaştıran, pratik bilgilerle”, taklitlerle, benzersiz olmaya çalışan bir kuşağa evrildi. Kültür bir nedir, sorusuna “ha ha ha, mantar tabi ki de” deyiveren bir canlı türü…

Yine de tanrı daha’nın daha fazla saçmalamayacağını umuyorum. Yapay zekalar çağına giriyoruz. Ömrümüz vefa etmeyecek belli, ancak bizden sonraki kuşağı zorlu bir süreç bekliyor. Çamaşır makinesi için dua eden kadınlardan söz ederlerdi, şimdi sanırım eve gelen robotla fiskos masası etrafında kenetlenip, kahve içip fal bakılacaktır. Genetiği değiştirilmiş organizmaların girmediği delik kalmadı hayatımızda. Biz yarı toprağa, yarı devletin kurnaz tarım politikasına bağımlı yaşadık. Kanser olup olup ölüyoruz. Tanrı daha’nın çocukları da genetiği değiştirilmiş organizmalardan bir tür. Kanseri alt edecekler ama sahip çıkamadıkları ya da kıymetini, kadrini bilmedikleri zamanla başları pis derde girecek.

“Bu ne” diye soruyor, avucundaki ışıklı dünyaya gömülmüş çocuk. Parmağı yeşillikleri doğradığım tabağı gösteriyor. Şu an o kaseye bir milyonuncu yeşili ekliyorum.

“Hangisi?”

“Şu…”

“Haaa, marul o yahu, tanımadın mı?”

“Tabii yaa…”

Tanrı daha, daha fazla zaman ayır çocuklarına. Bir bostan videosu çek mesela…

Yazarın diğer yazıları