Tanzimat’tan günümüze bir devlet refleksi

Malumdur, Türk Devletinin ‘uyum paketleri’ çöküşünü önlemeye çalışan Osmanlı’nın 1839 Tanzimat Fermanına kadar geriye gider. Fermanı okuyan Mustafa Reşit Paşa fermanın hazırlanması için Londra Büyükelçiliğinden İstanbul’a bizzat Padişah Abdülmecit tarafından çağırılmıştır. Reşat Kaynar’ın Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat’ta anlattığına göre, Reşit Paşa’dan kurtulmak isteyen Sadrazam Hüsrev Paşa, onun eline bir mektup tutuşturarak huzura çıktığında padişaha sunmasını söyler. Reşit Paşa denileni yapar. Ayrılacağı esnada Padişah “Bakın sadrazam sizin için ne yazmış?” diyerek mektubu ona gösterir: “İş bu mektubu efendimize takdim edecek olan Reşit Paşa, babanızın idamı için ferman verdiği kişidir ve yine devlete zararlı olduğundan babanızın ferman kararını hemen icra etmeniz uygundur.” Homi Bhabha, 1994’te yazmış olduğu bir yazısında, bambaşka bir bağlamda, çağımızın bütün siyasal gündemlerinin 19. Yüzyıl ile 20. Yüzyıl başlarının siyasal gündemlerinin –ırk, ulus, din– istilası altında olduğunu belirtiyordu. Yalnız siyasal gündemler değil, temel kişilik biçimleri de geri geliyor belli ki. Padişahlığa öykünenler, geçmişin ‘görkemiyle’ kafayı bozmuş manyaklar, tam bir omurgasızlık içinde her şeyi mubah gören bir ‘şimdisizlik’…

Fakat en çok da Sadrazam Hüsrev Paşa kişiliği yaygınlaşmış durumda. En çok onlardan var. Çünkü herkes içten içe biliyor bütün bu reformlar sürecinin gerçekte bir ‘halk’ (Rousseau’daki anlamıyla halk; bir siyasal özne olarak halk) yaratmakla bir ilgisinin olmadığını; en nihayetinde her şeyin dönüp dolaşıp bir devletin bekası paranoyasında düğümlendiğini. Herkes içten içe biliyor bütün bunların bir iktidar meselesi olduğunu. Üstelik Ahmet Cevdet Paşa’dan beri biliniyor bunlar. Tanzimat’ın devamı niteliğinde olan Islahat Fermanı hakkında Tezakir’inde şunları söyler Ahmet Cevdet Paşa: “1856 Islahat Fermanı okunduktan sonra, Müslüman tebaa ile gayrimüslim tebaanın hukuk karşısında müsavi [eşit] olmaları lazım geldi. Bu durum ise Ehl-i İslam’a pek ziyade dokundu. Ehl-i İslam’dan birçoğu ecdadımızın kanıyla kazanılmış kutsal mukaddes hukuk haklarımızı kaybettik. Millet-i İslamiye millet-i hâkime iken böyle bir mukaddes haktan mahrum kaldık. Ehl-i İslam’ı bu bir ağlatacak ve matem edilecek gündür.” Gündemler ve istilaları… Bir arpa boyu yol alınabilseymiş bari.

Ahmet Cevdet Paşa’nın sözlerindeki güncelliği görmemek elbette mümkün değil. Fakat bu güncelliği kuran şey, üzerinde yaşanan ortaklaşa bir mekan olarak toprağın ya da eşit insanlardan kurulu bir yekun olarak ‘halkın’ sürekliliği değil, devletin sürekliliği fikri. Yani ilk batılılaşma hareketlerinin temel motivasyonu, yurttaşı ve halkın siyasal özne oluşunu değil, köklü bir “buralardan sökülüp atılma” anksiyetesini esas alan bir düzeydeydi. Bu düzeyin oluşturduğu bir siyasal düzlem, Cevdet Paşa’nın sözlerinde de açıklığa kavuştuğu üzere, eşitliği kendisine konduramıyor; eşit yurttaşlık fikri, bugünkü ‘asli yurttaşların’ ataları tarafından, daha ortaya çıktığı sıralarda dinamitlenmiş durumda. Bugün de eşitlik fikrinin bir egemen kimlik tarafından oldukça rahatsız edici bir şey olarak telakki edildiğini zaten biliyor, görüyoruz. Fakat bu zeminden de asla gerçek anlamda ‘yurttaş’ ortaya çıkmıyor; tam da bu nedenle kendilerine işaret etmek istediğimizde ‘egemen kimlik’ demek durumunda kalıyoruz. Demek kimlik siyasetinin de en dik alasını bunlar yapıp duruyormuş bu topraklarda.

Yine egemenlik kurgusu konusunda da çok şey söylüyor Ahmet Cevdet Paşa’nın dedikleri. Egemenliğin bir etnik kimliğe ve İslamcılığa dönük olarak kurgulanması da (Ehl-i İslam’a pek dokunmuş egemenliği paylaşmak zorunda kalmak), dünyevi hukukun temellerine ‘mukaddesatın’ yerleştirilmesi de, iktidarın gökten yere bir aktarımsallık içerisinde tahayyül edilmesi de en nihayetinde devlet eliyle ve devletleşerek oluşturulmuş bir ‘merkezî’ kimliğin kibrine hizmet ediyor. Bu sözleri, birkaç yerini biraz değiştirerek günümüzde söylenmişçesine yeniden söylemek mümkün. Fakat her şeyin aşırı hızlı yaşandığı günümüzde, bunu ömrünü uzatmaya çalışan bir iktidar biçiminde okumak da mümkün. Bunların gözünde her şeyi bu kadar mubah kılan (hatırlanırsa, Osmanlı’nın son dönemlerinde yoğun bir etnik temizlik kampanyası başlatmaktan bile çekinmemişlerdi) da bu ömrünü uzatma kaygısı. Geçmişin gerçeklikleri, günümüze birer gölge fenomen olarak sızıp duruyor. Gölgenin ömrü aslından kısadır daima.

Yazarın diğer yazıları