‘Tarafsızlık’ teslim olmaktır!

Kültürleşme ve toplumsallaşma yolunda anlamlı bir sanat, topluma her zaman birçok değerli katkı sunar. Halkların demokratik uluslaşmasında bu rol yerine tam olarak getirilirse, toplumsal mücadelede önemli bir sıçrama da büyük oranda yaratılabilir. Dünyada örneklerine bakılırsa, özgürlük mücadelelerindeki kültür ve sanat çalışmaları üzerindeki baskılara rağmen bu rolü çoğu zaman oynamıştır. Bu konu sanatçılar, sanat emekçileri ve edebiyatçılar tarafından tamamen bilince çıkarıldığı anda, hiç bir güç artık demokratik bir kültür ve sanat hareketinin önünde duramaz. Başka bir deyişle kültürel soykırım faaliyetlerinin her yönüyle sonu getirilebilir. Tam tersi durumda ise; gerçek sanatçı ve edebiyatçıdan yoksunlukta da anlamını yitirmiş bir estetik dünyadan bahsedilebilir.

Sanat kendi diliyle özeldir ve kültürün öz birikimini yansıtır. Mantıkla değil şiirsellikle-düşsellikle yüklü olarak, manevi-kültürel duyumunu-yetkinliği ifade eder ve yoğun bir haldir. Sanat, toplumsal anlamı ve derin duyguların bilincini içinde taşır. Bunun içindir ki bir toplumda, sanat yapma amacını taşıyan insanların çoğalması, yaşamı sevenlerin çoğalması demektir. Demokratik mücadelelerin büyüdüğü ve serpildiği zamanlarda artan yaşam sevinci, sanat çalışmalarını da her zaman olumlu olarak etkilemiştir. Diğer manevi değerlerin yanı sıra, hakiki sanat ve edebiyatla bir araya gelen toplum; sömürgeleşmeye, asimilasyona ve soykırıma karşı kendini koruyan toplum olur.
Burjuva kesimlere ve orta sınıfa dayanan ‘sahte’ sanat ise toplumdan kopuk ve uzak olduğu kadar toplum-kırıma da açık bir toplum yaratır. Bu ‘sahte’ sanat yapıcıları hangi toplum içinden çıkarsa çıksın, kendilerini ne kadar halkçı ilan ederlerse etsinler, o toplumun kimliğinin görünür kılınmasına değil, tam tersine kimliğin bozulmasına ve dağılmasına hizmet ederler. Hakiki sanatı yapmak için toplumu manevi olarak kavramak ve kurucu-birleştirici olmak gerekir. Bu olmadan hangi dille yapılırsa yapılsın, yapılan sanat özde kaybeder ve kaybettirir.

Sanat ve gerçeklikten kopmak

Toplumsal gerçeklikten kopmak ve uzak kalmak, sanat ve sanatçı için egemenlik içinde erime ve bozulmayı gerektirdiği için bunu normal görmemek gerekir. Kapitalist modernist bir yaklaşımla bunu normalleştirmek, toplumsallığa karşı tehlikeli bir bireyciliği körüklemek demektir. Burada Kürt halkı için diğer halklardan farklı bir durum geçerlidir. Bir Türk, modernist olmak isterse Türklüğünü terk etmek zorunda değildir. Kendisini inkar etmesi gerekmez ve istenmez de. Bir Fars için de bu durum geçerlidir. Fakat Kürtlük söz konusu olduğunda farklı ve özgün bir gerçeklik ortaya çıkar. Kürtler için kapitalist moderniteye katılmak ancak özgür Kürtlüğü terk etmek ve sadece dille sınırlı kalmayan bütün kültürel yaşamı eriten bir asimilasyona uğramakla mümkündür.
Kürt sanatçılar arasında bugünlerde bazen dile gelen ‘ben tüm partilere aynı uzaklıktayım’, ‘tarafsız bir sanatçıyım’, ‘kimse beni yanına çekmesin’ demek, diğer halklar için de olsa bir örnek olabilir, fakat Kürtler için pek normal değildir. ‘Kimse beni yanına çekmesin’ demek ‘ben kapitalist moderniteye yenildim, teslim oldum’ demektir. Amed’de yaşanan son örnekte görüldüğü gibi, bu tarzın gidecekleri son ve tek yer, modern kapitalist dünyayla izdivaç mekanları olur. Toplumsal dağılmışlığı, kişilik parçalanmasını normal gören bu kişilikteki sanatçılık, Kürt toplumsallığının dışında kalmayı gönüllü olarak kabullendiğinden Kürt halkı için en tehlikeli sanat ve sanatçılık tarzıdır.
Anadolu ve Mezopotamya’da sanatın silahlaştırılmasıyla vurulan halkların, katledilmiş gerçekliğinin bugün yeniden sanat ve edebiyat yoluyla açığa çıkarılması tarihi bir öneme sahiptir. Normalleşme, normal bir insan olma bunu gerekli kılar. Hakikat kapısından geçen her sanatçı ve edebiyatçı gerçeklerin üstünün örtülmesine en büyük engeldir. Resmi devlet ideolojisi olan milliyetçiliğin, dinciliğin (dindarlığın, samimi Müslümanlığın değil) aşılmasında sanat, halklara, gerçek dine ve kendisine vurulan darbenin intikamını almalıdır. Bu da ancak demokratik ulusun sanat anlayışıyla mümkün olabilir.
Resmi ideolojik sınırları koruyan sanat, ‘sanat koruculuğunu’ aşamaz. Demokratik esasa dayalı olmayan bir cumhuriyetin yaşam tarzı, hangi formuyla olursa olsun, halkların katliamı üzerine kendini yatırmış olacağı için, milliyetçilikten-dincilikten kopmamadan kaynaklı halklara her zaman zarar verir. Demokratik ulus yaşamının sanatını yapacaklar bilmelidir ki, oldukça zorlu ve çaba gerektiren bir çalışmaya soyunuyorlar. Bu sanatçılar öncelikle beşikten bu yana maruz kaldıkları çağdaş-modernist egemen anlayışı ve onun sanat alanındaki kalıplarını, dünya alışkanlıklarını aşarak, hangi kültür ve tarih gerçekliğine sahip olduklarını öğrenmek ihtiyacındadırlar.

Alternatifsizliğe mahkum sanat

Sanat toplum için iyi olanı yapıyorsa, sanatçı için kimi sorumluluklar ortaya çıkarır. Bu sorumluluklarda içinden çıkılan ve kendisine bağlı olunan toplumun belirleyiciliği vardır. Toplumun dile gelmesi, söylemek isteyip de söyleyemediklerini söylemesi, genellikle sanata ve sanatçıya kalır. Anadolu’da devletleşmiş sanat ve sanatçı düşmanlık duygularının, milliyetçilik söylemlerinin etkisinde fazla kaldığı için kendini ve toplumunu tam olarak dile getirememiş, ahlaki anlamda birleştirici rolünü oynayamamıştır. Sanat her zaman ve her yerde, kapitalist moderniteden uzaklaşma, kopma ve çıkma yaşadıkça toplumsallığa ciddi ve mühim katkıların sahibi olur. Toplumun ‘kraldan daha çok kralcı’ sanatçılara değil, ‘anne bak kral çıplak’ diyecek devrimcilikte duruşa sahip sanatçılara gereksinimi vardır.
Bugün sanat ve sanatçı, öz yönetimden ve halkçı politikadan yoksun bırakılmak isteniyor. İktidarın ve devletin üstten tek taraflı hazırlanmış hukuku ve idaresiyle kuşatılarak, baskılara tabii kılınıyor. Devlet izin vermezse sanatçı kılını kıpırdatamaz, kılını kıpırdatsa kolu-kanadı kırılır. Belli kurallar içinde ve alternatifsiz bir yaşama mahkûm edilen sanat, sanatçıya yapılacak en büyük haksızlıktır. Ha(l)k adına haksızlık sanatçının çevresini sarmış, mevcut iktidar ve yabancı yönetimler dışında sanat icra etmek, mümkünsüz kılınmıştır. Her sanatçı ve sanat egemenler ve sömürgeciler içinde bir kesime kendini yama yaparak yaşatmak durumunda bırakılmıştır. İçler acısı bir durum olarak, bu gerçeklik apaçık ortadadır birçok örneği vardır. Sanata ve sanatçıya yapılan bu zulmü görmeyenler, halkın demokrasi adına yapılan bir eseri doğal olarak eleştirmesini dahi kabul edememektedirler.

Endüstrileşen sanat…

Bütün bu tartışmalar içinde demokratik sanatçıyı devlet yüzü görmemiş sanatçı olarak yorumlamak yerinde olacaktır. Devlet bugün demokrasinin inkarı üzerine kendisini koymuşsa, demokratlık devletten ve onun anlayışından uzak durmakla olur. Devletli olmamak kadar devletleşmemek de demokratik sanatçı için gereklidir. Halk sanatçılığı ile devlet sanatçılığı arasındaki fark çok nettir. Avrupa’da kendini demokrat gösteren devlet geleneği ile devlet olmak isteyen kesimlerin demokrasisi vardır. Sanatta da bu yaklaşımlar hakimdir. Ortadoğu toplumunda ise temsili demokrasi yaklaşımından kaynaklı oldukça yumuşak bir ilişki tarzı vardır. Sert kıran kırana bir mücadeleden ziyade uzlaşmacı ve yozlaşmacı bir ilişki ile liberal anlayışlar sonuna kadar yaşatılır. Bu yumuşak tarz sanata da yansır. Radikal sanat suçtur. Kimse açıktan egemenleri ve devleti eleştiremez. Dediğimiz gibi bu ancak ince bir yöntemle olanaklı olur. Radikaller, sürgün, tutuklama ve bazen de ölümle yüz yüze bırakılır.
Sanatta diğer bir konu da endüstrileşmedir. Toplumun maddi ihtiyaçlarını karşılaması anlamına gelen ekonominin manevi açıdan tamamlayıcısı olması gereken sanat, hakikatinden koparılarak bir endüstri konusu haline getirilmiştir. Sanatçı fabrika işçisi, sanat da bir mamul haline getirilerek maneviyattan koparılmak istenmektedir. Bu anlayışla sanata yaklaşanlar sanatta tekelci ve azami karcı bir eğilimi yansıtmaktadırlar. Sanatta endüstriyalizmi geliştiren ulus-devletçi mantık toplumu tamamen tüketime sürükleyerek, toplumu ve sanatı bitirir. Sanatçı görünümlü patronlar yaratır. Bu patronlar aracılığıyla milliyetçilik, cinsiyetçilik ve dincilik ideolojisini de tekelleşme faaliyetlerinde sonuna kadar kullanır.
Ekonomi üzerine eklenerek metafizik rol oynaması gereken sanat, maddi dünyanın bir uyuşturucu unsuru olarak kullanılır, hem de ekonomiyi yok etme amacıyla. Soykırıma uğramış toplum homojen kılınarak tam bir tüketim makinesine çevrilmek istenir. Toplum-kırıma uğratılmış bir toplumdan, tarihsiz, kültürsüz bir şekilde önüne gelen her şeyi yemesi ve bitirmesi istenir. Düşünmemek tüketmek için tek koşuldur. “Milliyetçi, dinci (dindar değil), cinsiyetçi ol ve fazla düşünme!” temel slogan olmuştur. Milliyetçiliğe gelmeyenleri zorla asimile etmek, asimile olmayanları yok etmek mecburi bir kanun gibi işler.

Kültürel soykırımla yüz yüze kalmak

Buradaki asıl konumuz kültürel asimilasyondur. Egemene benzetme, egemen gibi olma durumu mevcuttur. Asimilasyona uğrayan toplumun kültürü sonuna kadar sömürülür ve kimse de buna sesini çıkartamaz. Ortaya çıkan insan sanattan ve genel olarak da maneviyattan yoksun bir insan gerçeğidir. Kimlik kazanma adına yaşanan kimliksizliktir. Varlığını terk ederek, yokluğa ve köleliğe koşmadır. Sivas Madımak Oteli katliamı bu konuda çarpıcı bir örnektir. Köleliğe koşmayan sanatçılar özgün duruşunda ısrar edenler, kimliğinde karar kılanlar fiziki yok etmelere uğramışlardır. Diğerleri ise el üstünde tutularak devlet aracı haline getirilmiştir. Ya da Ahmet Kaya örneğinde olduğu gibi asimilasyonla üstesinden gelinemeyenler ise kültürel soykırımla yüz yüze kalırlar. Bununla fiziki ve manevi yok etme beraber yürütülerek, daha uzun bir sürede ve sancılı bir biçimde soykırım gerçekleştirilir. Kapitalist modernitenin sadece fiziki emek ve değer sömürüsünden bahsedilemez, asıl sömürü kültürel alandadır. Bin yıllarca zaman aralığında oluşan halk değerleri kapitalist modernitede çok basit rant ve çıkarlar için bir anda yok edilebilir.
Bütün bu gerçeklikler karşısında sanat ve sanatçı sosyolojinin temel kavramlarını iyi tanımlamalıdır. Arifane bir yaklaşım olmadan, anlamlı bir sanat yapmak oldukça zor olacaktır. Toplumu, halkı tanımak ahlaki ve vicdani bir yaklaşımla mümkündür. Hele ondan uzak yerlerde, popüler sanat ve sanatçılıkla bu hiç de olanaklı olmaz. Halkı tanımak, onun sorunlarına, acılarına, mutluluklarına ortak olmak, halkı anlamak arif olmayı, arif olmak da büyük bir birikimi gerektirir. Bundan kaynaklıdır ki; duyarsızlığın bu denli fazla olduğu kapitalist modernist bu zamanda, sanata bu açıdan her zamankinden daha büyük rol düşmektedir. Kültürü, uygarlığı, dili, iktidarı, politikayı, ahlakı, yönetim, demokrasi vb. kavramları kavramak, sanatçıyı daha yetkin kılacaktır. Hangisi halk için neyi ifade ediyor? Hangisi halk için anlamlı, hangisi anlamsızdır? Bu sorumluluğun farkına varan sanatçı asimilasyon ve soykırıma karşı mücadelede daha etkin olabilir. O zaman sanatçı layık olduğu kutsallıkla anılır. Ortadoğu’nun bu kutsallıklara su ve hava kadar ihtiyacı vardır.

Canlı bir sanat yaratmak

Dünyada ve özellikle de Ortadoğu coğrafyasında iktidar ve demokratik yönetim olgularını birbirinden ayırmak, sanatçıya doğru bir bakış açısı kazandıracaktır. Kültür gibi demokratik yönetim de hakiki sanat için vazgeçilmezdir. İktidarı yabancı yönetim, demokratik yönetimi ise öz yönetim olarak tanımlıyoruz. Demokratik yönetim, demokratik toplumun aklıdır. Kapitalist modernist dünyanın anlamsızlığında yabancı yönetim ise toplumun beynine yerleşmiş bir virüs gibidir. Toplumu ele geçirmeyi hedefler. Anti-demokratiktir. Sömürgeci ve asimilasyoncudur.
Sanat ve sanatçı yabancı egemenliğinde en önce kendi yerelliğini, öz yönetimini terk etmek zorunda kalır. Demokratik yönetimde ise tam tersine sanatçı öz yönetimin bir bütünleyicisidir. Demokratik yönetimlerde sanat ve sanatçının farklı bir etkisi de söz konusudur. Yabancı yönetimler yerli ve öz yönetimin içini boşaltmak istediklerinde, eğer sanat hakiki rolünde ise, toplumun içinin boşaltılmasında ve içeriğinin zayıflatılıp, koflaştırılmasında ciddi bir direnç noktası olur. Toplumun diğer mücadele alanlarıyla birleşmiş ve güçlü bağlar kurmuşsa, hatta öz yönetime canı gönülden katılmışsa sanat ve sanatçı toplumun en kutsal değerlerinden olur. Tersi durumda ise egemenlerle beraber hareket edildiğinde, yabancı yönetimler elinde bir hançer olarak toplumun yüreğine saplanır ve onulmaz yaralar açar.
Kutsal sanatçı fikri, zikri ve eylemi ile birdir. Böylelikle sanatçı eseriyle de konuşur. Fakat kimin adına konuşacak, ne söyleyecek, daha da önemlisi konuşmadan önce içinde sisteme ait olanları nasıl çıkaracak? Canlı bir sanat yaratmak ve yapmak için; öncelikle canlı bir ruh ve beyin gerektiğinden, Anadolu ve Mezopotamya’da sanatçılar, milliyetçiliğin halkların üzerine attığı ölü toprağından sıyrılarak dirilişi yaşamak zorundadır.
Resmi tarihi, resmi kültürü tekrarlamanın artık kimseye faydası kalmamıştır. Bunları tekrarlayan bir sanatçı hakikatten payını alamayacağı gibi etkili bir sanatçı da olamaz. Çok ilgi çekmez, halk tarafından beğenilmez. Doğal olarak sanatçı sadece beğenilmek için de değil toplumun beğeni ölçülerini yükseltmek ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamak konusunda da üzerine düşeni yapmalıdır. Çok ilginçtir ki, cumhuriyet döneminden bugüne kadar sanat yapanlar, egemen devletlerin değil, ezilen halkların öz-evlatlarıdır. Bu çok çarpıcı bir konudur.
Şairinden edebiyatçısına, müzisyeninden tiyatrocusuna, ressamından sinemacısına en ünlü ve yetenekliler hep büyük acıları yaşayan, hapse giren, katliama uğrayan ve sürgünlere maruz kalanlar olmuştur. Bu kişiler, ezilen ve aşağılanan toplumların can damarlarıdırlar. Şovenizmin sanatı ezberden başka bir şey değildir. Sanat milliyetçilik ve şovenizmde muhalif olmaz, eleştirmez. Bütün amaç milliyetçilik, cinsiyetçilik, dincilik, bilimcilik aşılama ve asimile etmektir. Cumhuriyet tarihine ve kültürüne bakarsak çok açık olarak göreceğiz ki; eleştiren ve muhalif olanlar ya farklı kültür ve halklardan ya da ezilen alt tabaka kesimlerden oluşur. Burada kesinlikle politika ve politiklik vardır. Ciddi ve açıktan politika yürütemeyen buna fırsat verilmeyen örgütsüz toplumlarda, toplumcu sanatçılar ince ve sanatkarane bir politikayla toplumun beyinsel işlevlerini sürdürerek toplum-kırıma engel olarak, toplumu yaşatır. Gerçek dervişlik ve ozanlık, aşıklık geleneğinde bu tarz vardır. DEVAM EDECEK

EKİN KIZILIRMAK

Yazarın diğer yazıları

    None Found