Tarih ve Merkezcilikler

Robert Young Beyaz Mitolojiler’de şu soruyu soruyordu: Bir büyük tarih var mıdır? Eğer varsa kimin tarihidir bu? Malum, ‘tarih’in ilk büyük bölünmesi “Batı ve diğerleri” biçimindedir. Batılı söylem, geriye kalan bütün tarihi modern Batıya giden bir hat olarak tahayyül eder ve böyle okur. Bundan sapan tarihsel uğraklar ya önemsizleştirilir ya da ikincilleştirilir. Edward Said’in bu söylemi, sömürgeleştirme ve yönetme amacı güden bir söylem olarak eleştirdiği malum. Avrupa merkezcidir bu söylem. Fakat Avrupa-merkezciliğin eleştirisiyle yol alanların başka türden merkezciliklere düşmemeleri beklenir, ama gerçeklik elbette böyle değildir. Bölünme “Batı ve diğerleriyle” sınırlı bir bölünme değildir.

Batılı ‘büyük tarihin’ eleştirisiyle yol alan Ortadoğulu entelektüellerin büyük bir çoğunluğunun Batılı söylemin karşısına bir başka büyük tarihi çıkardıkları da malumdur. İşte bu sonradan üretilmiş büyük tarihler de Avrupa-merkezcilikle aynı mekanizmaya sahiptirler. Onlar da “Biz ve diğerleri” biçiminde bir bölünmeye uğramışlardır ve geriye kalan bütün tarihi kendilerine doğru ilerleyen bir hat olarak tahayyül eder, böyle okurlar: Türk-İslam sentezi gibi. Bu tarihsel anlatıda geriye kalan öğeler ya görmezden gelinip yok sayılır ya da varlık kazanacaklarsa bile bu tarihe kaydedilerek varlık kazanırlar. “Barış Süreci”nde genel Selçuklu Tarihi anlatısında Mervanilerin yerinin hatırlanıvermesi elbette bir tesadüf değildi. Yok sayılmış Kürtler de bir ‘büyük tarihe’ kaydediliyorlardı çünkü.

Ben buna simgesel alışverişler nedeniyle bir tür ‘simgesel ekonomi’ adını veriyorum; çünkü yok sayılmış ya da ikincilleştirilmiş öğeler, tam da bu simgesel ekonominin bir ‘artığı’ olarak konumlandırılıyorlar bu türlü söylemler tarafından. Simgesel ekonominin istikrarını sürekli bozma potansiyeli taşıyan, bu türlü bir ekonomiyi bir tekinsizliğe sürükleyen birer ‘artakalan’, yani hesaba katılmayan, Ranciere’in deyimiyle ‘sayılmayan’… Alışverişten taşan öğeler bunlar. Avrupa-merkezciliğin eleştirisi üzerine inşa edilmiş söylemlerin başka türden merkezciliklere savrularak tam da Avrupa-merkezci söylemin taklidi olduklarını görünür kılan öğeler…

Robert Young, Batının Tarihinin politik çıkarlarla güçlü bağlarının olduğunu söylüyor. Bu nedenle tarih asla ‘tarafsız’ da değildir; boş bir uzama, bir tür tabula rasa’ya da yerleşmez. Hatta çoğu zaman teoride ve tarihsel anlatıda ifade edilen şeyler gerçeklikle bağdaşmazlar. ‘Yeni’ tarihsel bulgular, çoğunlukla dönemsel ihtiyaçlara karşılık verirler. Bu türlü bir tarih kendi yaratıcısının iktidarını geçerli kılmak yönündeki arayışlarına hizmet eder. Örneğin Batı-merkezci tarih okuması sömürgeci için kendisini bir amaç olarak ortaya koymasını sağlarken bastırılmış anlatıları –kölelerin, kadınların, siyahların, etnik azınlıkların, sömürgelilerin, ırkçılık hiyerarşilerinde altta kalanların vs. anlatılarını– da görmezden gelir. Örneğin Batının, sınırları ve tanımı belirlenmiş bir rasyonaliteye çağrı çıkarabilmesinin temelinde de ‘beyaz adam’ mitolojisi bulunur. Bu ilginç bir paradokstur: Bir “akılsallık ve aydınlanma” mitidir bu. Bir rasyonalite biçimini evrenselmiş gibi öne sürer Beyaz Adam.

Aynı mekanizma buralarda da çalışıyor. İnsanlık tarihini şu ya da bu türlü merkezcilikler üzerinden tasarlamanın anlamı tarihi bütüncülleştirmek, tek bir doğrultuda homojenleştirmektir. Bunun için de bir bütüncülleştirici gerekir ve Avrupa-merkezciliğin eleştirisini yapanlar, Avrupalıya işaret ederler bütüncülleştirici özne olarak. Oysa her yerde oluyor böyle şeyler; örneğin Türk tarihi ya da Türk-İslam tarihi anlatıları. Belki de ‘ikincilleştirilmiş’ öğeleri bu büyük anlatılara kaydetmek yerine, onların kendi hikayelerinin açığa çıkmasına hizmet edecek arayışların da peşinde olmak gerekiyordur. Tek bir anlama sahip tek bir tarih diye bir şey olamaz elbette. Belki tarihin de sömürge-sökümü yapılmalıdır.

Yazarın diğer yazıları