Tarihsizlik

Hakim devlet düşüncesi, tanrıyla özdeşleştirdiği iktidar erkini her şeye ve herkese meydan okuyan bir muktedir olarak yaratmıştır. Tarih bilimi de kült haline gelen bu iktidar sahiplerinin hayat hikayelerinden ibarettir.

Annales Okulu bünyesinde çalışma yürüten tarihçilerin Birinci Dünya Savaşı ardından yoğunlaştırdıkları, 1940’larda Fernand Braudel’in katkılarıyla tanınır hale getirdikleri Yeni Tarih anlayışı ise bu iktidarcı tarih anlatıcılarını hallaç pamuğu gibi attı.

Braudel’in tarihin bireysel ve özel olaylarla sınırlı olmadığı, bir arada toplanmış farklı birçok yapısal koşulun gücüyle meydana geldiği, aktör ve olayların da ancak bu koşullar içinde anlam kazanabildiği düşüncesi Yeni Tarihçilerin manifestosu olmuştur. Devrim niteliğindeki bu bakış açısı değişikliği ulus devlet eksenli sistemin yıkıcılığını ve bu yıkıcılığın sebeplerini de görünür kıldı.

Coğrafi, iklimsel, dilbilimsel, kültürel ve antropolojik çalışmaların tarih yazımındaki etkilerinin artması, bu bilim disiplinlerine dayalı araştırmalarda da ciddi bir artışı getirdi. 1970’lerden itibaren artan arkeolojik araştırmalar ve birçok yeni bulgunun katkısıyla ezber halini almış birçok tarihsel tespit önemini yitirdi.

Göbeklitepe kazılarıyla açığa çıkan cüzi bulgular bile tek başına tarih yazımının ne denli yanlış olduğunun en çarpıcı kanıtı.

Bu veriler ardından toplumsal tarihi anlaşılır kılacak, yeni veriler ışığında yeniden yorumlayacak çalışmalar yapılması gerekirken, bu verileri karartmaya yönelik ciddi bir hamle başlatıldı. Deyim yerindeyse güneş gibi yakıcı gerçekler balçıkla sıvanmaya çalışıldı.

Tarihin neredeyse tüm ilklerinin beşiği olan Ortadoğu merkezli yürütülen arkeolojik çalışmalar ciddi sekteye uğratıldı. Kadim coğrafyaya dayatılan savaş düzeni, diğer tüm bilimlerin ve disiplinlerin yaşama şansını ortadan kaldırdı.

DAİŞ gibi bir vahşet düzeninin ele geçirdiği yerlerde saldırdığı ilk hedefin tarihi eserler ve kazı alanları olması bunun bir işareti. Faşist Türk devletinin başta Efrîn olmak üzere işgal ettiği alanlarda önce tarihi eser niteliğindeki bölgeleri tahrip etmesi de bundan bağımsız değil. 15 bin yıllık geçmişe sahip Hasankeyf’in sular altında bırakılması, Göbeklitepe kazılarının durdurulması; yarattığı lümpen neslin gördüğü her tarihi eseri tahrip etme yarışı yine aynı anlayışın pratikleri değildir de nedir?

Daha geniş bir perspektiften bakıldığında ormanlar, yer altı ve yer üstü zenginlikler, toplumsal değer, dünya mirası olarak isimlendirilen eser, coğrafya ve kültürleri gözü kara bir şekilde tüketme peşinde koşan devlet iktidarının rantçı kapitalist geleneğe biatı bu pratiklerin de nedeni oluyor.

Tarihin en önemli verilerinden biri olan anadil ve kültürünün yok sayılması, inkar ve asimilasyon politikalarıyla yok edilmeye çalışılması ise günümüzde Kürt halkının karşı karşıya olduğu en büyük tehlike.

Türkiye’nin her yerinde Kürtçe diline karşı tahammülsüzlük de tarihsiz kılınmaya çalışılan bir topluma biçilen en büyük ceza. Kürtçe konuşan muavin katledildi, sokakta yürürken Kürtçe konuşan baba oğul linç edildi, tüm resmi kurumlarda, belediyelerde, parklarda Kürtçe tabelalar kaldırıldı, Kürt kültür ve edebiyatında öncü isimlerin izleri tek tek yok edildi, lümpen sözde şarkıcılarıyla TRT 6’da içi boşaltılmış bir kültür oluşturuldu.

Kürt adına, Kürtlük adına ne tür bir kazanım var ise faşist iktidar buna yöneldi ve yok etmek için elinden geleni ardına koymadı.

Bugün, Rojava Devrimi ve yaratımlarıyla tüm dünyaya öncülük eden Kürt halkına düşmanlığı bir de buradan okumak gerekir.

Yürütülen mücadele Tek Adam rejimleriyle toplumsal kültür rejiminin kıyasıya savaşıdır. Tarihi doğru okur ve ödevimizi iyi yaparsak bu savaşta zaferle çıkmamız işten bile değil. Lakin günübirlik siyasi-askeri gelişmeler ekseninde bir algı dünyasına teslim olursak bin yıllarca olduğu gibi bundan sonra da tarih diye bize iktidar koltuğunda oturan kültürsüzlerin hikayeleri anlatılacak.

Yazarın diğer yazıları