Tarihte adalet yoktu ama cehalet hep vardı

Her iki kavram yani “adalet” ile “cehalet”i Yuval Noah Harari’nin şu “Sapiens” adlı muhteşem kitabından aldım. Bugünlerde birini anlamaya çalıştığımız, diğerini de hep talep ettiğimiz için.

Cehaleti anlamak gibi iğneyle kuyu kazımaya benzer zor bir uğraşın içindeyiz. Cehaletin anlaşılır olmak gibi bir derdi yokken hem de! Ve adaleti tam da bu nedenle istiyoruz: Cehaletin neden olduğu bir sonuca, bir yerlerde mutlaka var olan “eşitlik”, “denge”, “vicdan” gözlüğünden bakan bir kavram olmalı diyerek…

“Tarihte adalet yoktur” diyerek, zor anlayan beynimize ve filtreli kalbimize nokta koymuş aslında yazar. Neyi, neden ve ne zamana kadar bekleyebileceğimizi özetlemiş bir cümlede.

Ona göre Hammurabi kanunları insanları üstün, sıradan ve köle olarak ayıran ilk kanunlardı. Ama biliyorsunuz Sümerliler, yazıyı icat eder etmez hemen bir kanun yazdılar, dönemin ruhuna uygun: Fidye ve bedel! Urgakina adlı kral kendi adıyla tarihin hizmetine sunduğu kanunlarında dönemin en sancılı meselesine hitap eder: “Tarla sürenin, hayvan sağanındır”. Dönemin Ömer’i ama kılıçla değil, kalemle… Nokta.

Hammurabi’nin kastların babası olması hasebiyle, her daim” babalık” taslayanlar da dönemleri geldiğinde bu kastik sistemi genişlettiler. Al işte ABD! 1776’da hayali bi düzen ilan ettiler ama üstün ve aşağılık şekilde kategori ile… Üstün olan ERKEK’ti. Aşağılık olan ise KADIN. Sonra bu kategori alt kollara ayrıldı: Siyahlar, Kızılderililer… Siyahların hiç şansı yoktu, şurda burnumuzun dibindeki 1960’lara kadar yürüyerek gelen bi aşağılık kanundu; onların insan haklarıyla hiç bir zaman alakaları olamazdı! Öyle dendi yani…

Sonra Kürtler’i de örnekleyebiliriz herhalde. Hiç sevilmediler, ama hiiççç…

Ve adalet, çeperini bu daraltılmış, yok sayılmış “özgürlük” ortamında belirliyordu…

Cehalete gelince…

“İgnoramus” yani bilmiyoruz. Ama bilmediğimizi bilmelerini de istemiyoruz. O nedenle acayip yoğunlaştırılmış bir kıskançlık halesi ile çevrili başımız dik, burnumuz aya birkaç kez gitmiş gelmiş durumda. Ne mütevazılık, ne masumiyet ne de –affedersin-  kırıntı şeklinde dahi olsa, zeka!

Yazardan alarak devam edelim:

“Eski bilgi gelenekleri sadece iki tür cehalet olduğunu kabul ettiler. Birincisi birey’in cehaletiydi, ikincisi bir geleneğin tamamının sadece önemsiz şeyleri bilmemesiydi.”

Ona göre bir ortaçağ köylüsü örümceklerin nasıl ağ ördüğünü rahibe sormazdı, çünkü kutsal kitapta zaten ne böyle bir soru, ne de yanıtı vardı.

Ama bireyin cehaleti ve bunu takdim şeklinin süper kabulü üzerine yazardan bağımsız konuşabiliriz.

Geçenlerde birkaç gazteci biraraya gelmiş, mevcut durumda akl-ı selim insanların göstermesi gereken tepkiyi, hangi saikleri kollayarak veremedikleri üzerine konuşuyorduk. Bu büyük “bilme/bildirme” sessizliği, “adalet” duvarına çarpıp, büyümüş; bunu fırsat bilen kimi -evvelden insanlık bakiyesi kalmamış- tipler türemiş, gittikçe büyüyen sessizliğe çökmüş, her konu hakkında konuşuyorlardı. Ne çok zararı vardı bu konuşmaların bilgiye, ah! Sonra dedik ki bunların tanımlı bir adı olsun, hah zaten birileri kıvamındayken demiri dövmüştü: HBB! Eski bir tv adıydı ama alakasız şimdi: Her b..u bilen… Her şeyi bilen yani. Ne oluyor peki her şeyi çok bilince? Önemli insan oluyorsun, girmedik delik, çıkmadık kat bırakmıyorsun. Senin bilme halin dönemin kaz ayakları tarafından çürüğe bağlanıyor, ama şu bilmeme haliyle-seveni çokmuş bu arada- HBB, Şirinler ebadında çıktığı yola Tepegöz olarak devam ediyordu.

Peki sunulanı tüketen? Ne diyoruz onlara? Cehalet başka bir şey daha üretiyordu, itirazsız: Kolektif cehalet… Sosyal medyada karşımıza çıkan üç-beş eli ayağı düzgün cümleyi soruşturmadan “mutlak doğru” ilan ediyor, benimsiyor ve bununla yetinmeyerek, sahip olduğumuz mecralarda yeni bir tüketici kitlesi avına çıkıyorduk. Başkalarının yalan yanlış ortaya saldığı “bilgi” denen teyitsizliğe can-ı gönülden  sponsor oluyorduk.

Bu bir yaz rehaveti yazısı. Sadece uslubu bozmadan kızmak istedim.

Demem o ki, cehaletten dili yananın peşine düştüğü adalet de aynı bağın bağbanıdır. O adaleti size takdim edecek olan bağcı, cehalet üzümünden tatmışlara sadece bir bardak sirke ikram edebilir.

Yazarın diğer yazıları