Tartışma değil eylem zamanı 

Selahattin ERDEM

AKP-MHP faşist diktatörlüğünün topyekûn özel savaş saldırıları içte ve dışta dolu dizgin devam ediyor. Her gün halkın belediyeleri gasp ediliyor, seçilmiş belediye eşbaşkanları tutuklanıyor, evinin önünde insanlar vuruluyor ve sokakta kadınlar katlediliyor. Her gece evler basılıp insanlar işkence hanelere götürülüyor, zindanlarda işkence ve zulüm had safhaya çıkmış bulunuyor. Gençlere ve demokratik güçlere adım attırmamak için her türlü şiddete başvuruluyor. Dağlarda ve şehirlerde savaş var, her gün birkaç yerde silahlı çatışma yaşanıyor.

Faşist baskı ve terör devlet sınırları dışına da taşıyor. Til Rıfat’ta Kürt çocukları, Ayn İsa ve Til Temir’de Kürt, Arap ve Asuri-Süryani halkı katlediliyor. Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik 9 Ekim’de başlatılan soykırımcı işgal saldırıları en vahşi yöntemlerle sürdürülüyor. Şengal’de Êzîdî Kürt halkı üzerinde katliam denemeleri yapılırken, Haftanin’den Xakurkê’ye kadar Güney Kürdistan’a yönelik işgal saldırıları yürütülüyor. Kısaca AKP-MHP faşizmi kan ve katliamla ömrünü uzatmaya ve yaşadığı derin çöküşü durdurmaya çalışıyor. Zalim Dehak gibi, her gün onlarca gencin kanını içerek ayakta kalmak istiyor.

Kuşkusuz böylesi hukuk ve ahlak tanımaz topyekûn faşist-soykırımcı saldırganlığa karşı insanlık dört parça Kürdistan’da ve dünyanın dört bir yanında direniyor, hem de her türlü bedeli göze alan bir kahramanlık çizgisinde bu direniş yürütülüyor. İmralı ve tüm zindanlar direniyor, gerilla ve öz savunma direniyor, kadınlar ve gençler direniyor, aydınlar ve demokratik siyaset güçleri direniyor, Ortadoğu’da halklar ve dünyanın dört bir yanındaki insanlık direniyor. Kısaca hiçbir faşist-soykırımcı saldırı karşılıksız kalmıyor. Her yerde ve her biçimde faşist saldırganlıktan hesap soruluyor. Gerçek anlamda bir onur ve özgürlük direnişi yürütülüyor.

İşte böyle bir ortamda, faşist-soykırımcı saldırı ve katliamların zirve yaptığı ve buna karşı topyekûn varlık ve özgürlük direnişi içinde olunduğu ve söz konusu kutsal direnişin sürekli büyütülmesi ve yeni eylemlerle zenginleştirilmesi gerektiği bir süreçte, her nereden çıktı ve kimlerden kaynaklandıysa, demokratik siyasetin önü kapalı mı açık mı, faşizme karşı direnilmeli mi yoksa geri çekilinmeli mi biçiminde çok tehlikeli bir tartışma yürütülüyor. Oysa herkes çok iyi biliyor ki, gün eylem günüdür, antifaşist direnişi her alanda büyütme ve yükseltme günüdür. Faşist diktatörlük kuşatılarak çöküş sürecine getirilmiştir, ona çökertici darbeyi vurma zamanıdır.

Eğer gerisinde art niyet yoksa, o zaman söz konusu tartışmanın demokratik siyaseti yanlış tanımlamaktan ve rolünü yanlış değerlendirmekten kaynaklandığı söylenebilir. Öncelikle şu gerçeği çok iyi bilmek gerekiyor ki, günümüz Türkiye’sinde demokratik siyaset ortamı değil, tersine dört başı mamur bir faşist-soykırımcı diktatörlük var. Faşist diktatörlüğün olduğu yerde demokratik siyasetin önü elbette kapalı olur. Kendisi savaş ve soykırım demek olan faşist diktatörlüğe karşı da başta silahlı mücadele olmak üzere her yöntemle direnilir. Böyle bir direnişle faşizm yıkılıp demokratik siyasetin önü açılır. Nitekim son on yıldır Türkiye ve Kürdistan’da yapılan da budur. İçte ve dışta antifaşist direniş boyutlandırılmış ve faşist diktatörlük çöküş sürecine getirilmiştir. Böyle bir durumda sahte tartışmaları geliştirerek gündemi saptırmak değil, faşist diktatörlüğü mezara gömecek eylemler içinde olmayı başarmak gerekir.

Diğer yandan, antifaşist direnişin sadece demokratik siyasetin görevi olduğunu sanmak ve bu temelde HDP’ye görev yükleyip eleştirmek de doğru değildir. Demokratik siyaset ve onun temel gücü olmaya çalışan HDP, antifaşist direnişin sadece bir gücüdür ve kesinlikle öncü gücü değildir. Antifaşist direnişe öncülük eden devrimci partiler vardır, gerilla hareketleri ve savaşları söz konusudur. Böyle bir devrimci silahlı direniş Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de olduğu gibi, Kürdistan’ın Rojava ve Başur parçalarında da AKP-MHP faşizmine karşı yürütülmektedir. Yine kadınlar ve gençler öncülüğünde yürütülen halk serihildanları gelişmektedir. Bunlarla birlikte demokratik siyaset de antifaşist direnişin önemli bir parçasıdır ve bunlarla bütünleştiği oranda anlamlı olup sonuç alıcı hale gelir.

Buradan bakıldığında faşist diktatörlüğe karşı demokratik siyasetin de yıllardır çok ciddi bir direniş içinde olduğu ve önemli bir rol oynadığı görülür. Başta HDP olmak üzere tüm demokratik siyasi güçler mecliste, sokakta, zindanda, kısaca her yerde faşist diktatörlüğe karşı gerçekten de yiğitçe direnmekte ve faşizmin yıkılması mücadelesine çok önemli bir katkı sunmaktadır. Bu bakımdan HDP’nin iş yapamadığını, önünün tıkandığını, mevcut direnişle başarısız olduğunu sanmak ve söylemek kesinlikle doğru değildir. Elbette mücadele içinde yaşanan çeşitli hata ve yetersizlikler her zaman olur ve onları da eleştiri ve özeleştiri ile aşarak mücadeleye devam edilir. Nitekim HDP ve tüm demokratik siyaset güçlerinin yapmaya çalıştığı da budur.

O halde antifaşist eylemi daha da büyütüp zenginleştirmek gerektiği bir zamanda demokratik siyaset ortamına tartışma sokmak, en hafifinden yanlış olmakta ve geri çekmektedir. Dahası bu tür şeylerin bir ajan faaliyeti ve AKP oyunu olma ihtimali de az değildir. Unutulmamalıdır ki, karşımızda mert bir düşman değil, tersine her türlü özel savaş hilesine ve oyununa baş vuran kaypak bir faşist düşman vardır. Dolayısıyla özel psikolojik savaş kapsamında geliştirilen oyunlara karşı da demokratik siyaset güçlerinin her zaman uyanık ve dikkatli olması gerekir.

Bu vesileyle şu gerçekleri belirtmek de yararlıdır. 11 Aralık 2009 tarihinde Demokratik Toplum Partisi-DTP’nin Tayyip Erdoğan Yönetimi tarafından kapatılışının onuncu yılı dolmaktadır. Aslında Türkiye’de demokratik siyasetin önü DTP’nin kapatılışı ile kesilmiş ve on yıl önce yaşanan faşist darbe bugüne kadar hükmünü icra etmeye çalışmıştır. Nitekim bu durumu değerlendiren Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Türkiye’de demokratik siyaset yapmanın imkânlarının kalmadığını ifade ederek “İmralı görüşmelerinden çekildiğini” belirtmiştir. İşte bu gelişmeler sonucundadır ki, PKK de strateji değiştirmek durumunda kalmış, demokratik siyasi mücadele stratejisini sona erdirerek devrimci halk savaşı stratejisi temelinde mücadele sürecini başlatmıştır.

Peki burada HDP’nin yeri ve rolü nedir? Çok açık ki, HDP demokratik siyaset alanındaki mücadele ile antifaşist direnişi güçlendirme ve faşizmin yıkılıp Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açma hedefiyle mücadele sahnesine çıkmış ve on yıldır da böyle bir mücadele içinde olmuştur. Özellikle 2013 ve 2014 sürecinde ve 7 Haziran 2015 seçiminde bu amaca ulaşmak için önemli bir gelişme yaratılmışsa da, sonuçta 22 Temmuz 2015 ABD-AKP-MHP anlaşması ve 24 Temmuz 2015 topyekûn faşist-soykırımcı saldırısı önlenememiş, PKK’nin yeniden strateji değiştirmesinin önü açılamamıştır. O tarihten bu yana da ABD destekli AKP-MHP faşizmini darbeleyip yıkma amacıyla tarihi bir devrimci-demokratik direniş yürütülmektedir.

Şimdi DTP’nin kapatılışının onuncu yıldönümünün yaşandığı günümüzde söz konusu antifaşist direniş çok önemli bir noktaya getirilmiş, Erdoğan-Bahçeli faşist diktatörlüğünü yıkıp tarihin çöp sepetine atma aşamasına ulaşmıştır. Böyle bir süreçte umut ve irade kıracak, karamsarlık yayacak ve direnişi zayıflatacak her türlü söz, tutum ve ruh hali kesinlikle tehlikelidir ve faşizmin değirmenine su taşır. O halde herkes sözüne ve tutumuna dikkat etmeli ve süreci doğru değerlendirerek antifaşist direnişi zafere taşımak için elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Bu da söz ve tartışma değil, kesintisiz antifaşist eylem içinde olmak demektir. Herkes böyle yaparsa, AKP-MHP faşizminin yıkılma zamanı yakındır.

Yazarın diğer yazıları