Tartışmak da eleştiri de iyidir Amaca dönük olanı daha iyidir

Veysi SARISÖZEN

Şu anda parlamentoda iki TİP’li HDP grubunun üyesi olarak yer alıyor.

1962 yılında üye olduğum TİP’le ne gibi bir organik bağı olduğunu bilmemekle beraber, TİP’in iki üyesinin TBMM’de olmasından şahsen eski bir TİP üyesi olarak memnuniyet duydum. En azından bir gelenek söz konusu.

Geçtiğimiz gün, bu partinin kurucuları arasında yer alan Metin Çulhaoğlu’nun bir yazısını okudum Geleneğin bana kalırsa eski ve olumsuz mirasını bu yazıda hissedince, konuyu ele almayı gerekli gördüm. Şu paragraflar yüzünden:

“Diğer tarafa gelince: En uçtaki malum liberal çevreleri geçsek bile, bu kez S’nin (sosyalizmin VS) ancak D’den (demokrasiden VS) çıkabileceğini, hatta S’nin kendisinin D’nin “en gelişmiş hali” sayılması gerektiğini düşünenler vardır. Adını “radikal demokrasi” diye koyanlar da… İlki nasıl AKP destekçisi tutumlardan, milliyetçilikten, Avrasyacılık sabit fikrinden münezzeh değilse bu kesimin de burjuva liberalizminden münezzeh kalamayacağını unutmamak gerekir.”

Okur “radikal demokrasi” kavramının Kürt Özgürlük Hareketi’ne özgü bir kavram olduğunu elbette biliyor. Çulhaoğlu “bu kesim” dediği Kürt Özgürlük Hareketinin “burjuva liberalizminden münezzeh kalamayacağını” söylemek istiyor. (“Münezzeh olmamak” bir fenalıktan arı, temiz olmamak demek oluyor.)

Neden “birileriyle uğraşıyor?” Kendisinin ifadesi böyle:

“O zaman yazıda birileriyle “uğraşmamızın” gerekçesini oluşturan asıl noktaya gelebiliriz.” (Bu “uğraşma” lafı pek uğurlu bir laf olmasa gerek.)

Ona göre “Türkiye’de sermaye sınıfının egemenliğinin “normal”, “olağan” ya da bu sınıf açısından “en iyi” biçimi olarak liberalizm ve liberal demokrasi defteri artık kapanmıştır”.

Çok doğru. Bu da zaten demokrasi için mücadelenin kesintisiz bir süreç içinde, arada her hangi bir müstakar (istikrarlı, kalıcı) aşama olmaksızın sosyalist devrim için mücadeleyle birliğini gösteriyor. Yani “demokrasi mücadelesinin” “radikal” önemidir söz konusu olan.

Ancak Çulhaoğlu bir “liberal demokrasi tehlikesine” de işaret ediyor:

“Türkiye’de, sosyalistlerin de ortak olup iddia taşıdıkları bir eşiğe gelinirse, sermaye sınıfı ve onun siyasetçileri işte o zaman başka bir kurtuluş göremedikleri için son çare olarak ve samimiyetle “liberal demokrasi” diyebilecektir. Ve böyle bir eşikte sosyalistler tek başına belirleyici özne durumuna gelememişlerse “başkalarının” tutumu önem kazanacaktır.

İşte, asıl mesele, o “başkalarının” sermaye sınıfının can havliyle sarılmak isteyeceği “liberal demokrasi” can simidini ona atıp atmayacaklarıdır.”

“Başkalarından” kasıt, Kürt Özgürlük Hareketi’dir.

Yazar, “Radikal demokrasi” diyenlerin tam da “eşikte”, yani “devrimin eşiğinde”, sermaye sınıfına “liberal demokrasi can simidi” atıp atmayacağından şüpheleniyor. Daha açık konuşursak “devrime ihanet kokusu” almışa benziyor.

Eh, elbette “tehlike büyük”. Ne yapılabilir? Bu “radikal demokrasi” kesiminin “can simidi” atması nasıl önlenir?

Yazarın “tutarlılığı” tartışmasızdır. Bunu da yazmış:

“Sosyalist hareketin bu eşiğe kâğıt üzerinde kalmayıp belirli bir güç birikimiyle ve toplumdaki etkili örgütlenmeleriyle ulaşmamış olması halinde “başkalarını” bu simidi atmaktan alıkoyacak hiçbir etken olamaz.”

Ben bir entelektüelin “şüphelenmesini” asla yanlış bulmam. Kürt Özgürlük Hareketine “şüpheden münezzeh” bir yaklaşım bilimselliğe de, Marksizme de aykırı olur. Ama şu son paragraf “şüpheyi” aşıyor. Kategorik olarak “Radikal demokrasi” diyen kesimin, eğer Çulhaoğlu’nun tahayyülündeki “sosyalist hareket” olmazsa, “liberal demokrasi can simidini” sermayeye atacağından, yani devrime yüz çevireceğinden emin.

İşte bu olmadı. Kürt Özgürlük Hareketini “devrimcileştirme” misyonunda, “büyük ulus sosyalizminin” kibri gibi bir şey var.

Bir devrimin eşiğinde değiliz. Faşizm koşullarındayız. Söz konusu tartışma, sosyalizm tarihinin gösterdiği gibi, Paris Komünü, 1905 ve 1917 devrimleri eşiğinde pratik bir mesele olarak yapıldı. Zaferi sağladı. TİP’i parçalayan ünlü “MDD-Sosyalist Devrim” tartışması temelindeki dramatik bölünme ise devrimin ‘d’sinin ufukta görülmediği bir sırada patladı ve yarattığı yıkıcı sonuçları bugün hala yaşamaktayız.

Bu sorunu Çulhaoğlu teorik bir eserde bütün yönleriyle işlemiş olsaydı iyi olurdu. Ancak Çulhaoğlu bu tartışmayı “pratik bir mesele” olarak “köşe yazısında” ele almış. Konu teorik açıdan ne kadar önemli olursa olsun, bugünün pratik aktüel tartışması değil. TİP kendi sosyalist programını halka anlatır, HDP de, PKK de. Bunun önünde engel yok. İyi de Çulhaoğlu, tam da TİP HDP’nin bir “bileşeni” sayılabilecek konumdayken “Radikal demokrasi diyenlerle” bu tartışmayı neden başlatıyor?

Tekrar sözlerini hatırlayalım: “Türkiye’de, sosyalistlerin de ortak olup iddia taşıdıkları bir eşiğe gelinirse…” diye başlamış ve “Radikal Demokrasi” diyenlerin sermaye sınıfına “liberal demokrasi can simidini, eğer onun tahayyül ettiği sosyalistler yoksa, kesinlikle atacakları” sonucuna varmıştı.

O “eşiğe” gelmek için önümüzde sanırım hayli uzun bir mücadele dönemi var. Buna karşılık Kürdistan’ın toplamında devrimci süreç, geri çekilmelerle ileri atılımların iç içe geçtiği çelişkili, ama kesintisiz bir süreç olarak ilerliyor. Her devrimin önünde duran tehlikeler bu devrimci sürecin de önünde durmakta.

O nedenle TİP’in parlamentoya taşıdığı üyeleriyle Kürdistan devrimci sürecine verdiği destek bu partinin nicel gücünden bağımsız olarak, tıpkı diğer sosyalist örgütlerin silah elde verdiği destek gibi, büyük bir önem taşıyor.

Çulhaoğlu’nun bu yazımı, yoldaşça bir eleştirel diyalog olarak göreceğinden eminim.

Metin Çulhaoğlu’nun yazısı da şu:

“Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm” (BDS) üçlüsü Türkiye’de sosyalist dile 1960’larda TİP’le birlikte yerleşmiştir. Mehmet Ali Aybar’ın farklı tarihlerdeki yazılarından derlenen bir kitap da o yıllarda bu adla yayınlanmıştır (Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm, Gerçek Yayınevi, 1968).

Aradan geçen 50 yılda sosyalist çevreler BDS’yi çeşitli yönleriyle tartışmıştır. Bu tartışmalar zamanla S’yi gündemden düşürüp B’ye ve/ya da D’ye odaklanan bir yöne evrilmiştir. Günümüzde bu özel odaklanmaların ulaştığı uç noktalardan da söz edebiliriz. Örneğin, anti-emperyalist duruş adına S’yi çok ötelere ittikten ya da bundan vazgeçtikten sonra D’yi de pek önemsemeyip varsa yoksa B diyenler vardır. Diğer tarafta ise B’yi günümüz dünyasında “arkaik” bulan, S’nin ise “eğer gerekiyorsa” ancak D’den çıkabileceğini düşünenler yer alır.

İşin ilginç yanı, bu uç duruşların, birincisi günümüzde, ikincisi ise yakın geçmişte olmak üzere zaman zaman AKP destekçiliği yapabiliyor/yapabilmiş olmalarıdır.

Okurun aklına her halde bugünkü Vatan Partisi çevresi ile yakın dönemin liberalleri gelecektir.

Ancak, asıl derdimiz bu çevreler değildir. S’siz B ve D odaklanmaları kimi zaman örtük kimi zaman daha açık biçimlerde bu iki çevreye hiçbir yakınlığı olmayanlarda da görülebilmektedir.

1960’lardan gelen ve daha sonra içeriği geliştirilen BDS’de bir eşzamanlılık söz konusudur. Başka bir deyişle BDS’deki “harflerden” hiç biri diğer ikisini kronolojik olarak öncelemez. Kimi sosyalist çevrelerde ise bu eşzamanlılığa açıkça karşı çıkılmasa bile sosyalist hareketin ancak çok geniş bir anti-emperyalist, bağımsızlıkçı kitlesel hareketlenme üzerinden yükselebileceği düşüncesi örtük biçimde vardır. AB üyeliği, Türkiye’nin “dış politika maceraları”, Suriye’deki gelişmeler, “Patriot füzeleri” vb. hep bozkırı tutuşturacak kıvılcımlar olarak değerlendirilmiştir.

Başka bir vesileyle ayrıntılarına inebiliriz, ama hemen belirtelim: 21’inci yüzyıl Türkiye’sinde anti-emperyalizmi, sosyalizmin üzerinde yükselebileceği “tek” ya da “özel” bir dalga olarak görmenin maddi zemini, bir karşılığı yoktur.

Diğer tarafa gelince: En uçtaki malum liberal çevreleri geçsek bile, bu kez S’nin ancak D’den çıkabileceğini, hatta S’nin kendisinin D’nin “en gelişmiş hali” sayılması gerektiğini düşünenler vardır. Adını “radikal demokrasi” diye koyanlar da… İlki nasıl AKP destekçisi tutumlardan, milliyetçilikten, Avrasyacılık sabit fikrinden münezzeh değilse bu kesimin de burjuva liberalizminden münezzeh kalamayacağını unutmamak gerekir.

***

Bütün bunlardan neden söz ediyoruz?

Açıklamaya çalışalım:

Türkiye’de sermaye sınıfının egemenliğinin “normal”, “olağan” ya da bu sınıf açısından “en iyi” biçimi olarak liberalizm ve liberal demokrasi defteri artık kapanmıştır. Bugünkü iktidar blokunun ve onun iç-dış bileşenlerinin kendi aralarındaki gerilimler ve hesaplaşmalar düzen siyaseti açısından yeni kırılma noktalarını da beraberinde getirebilir; ancak bunların hiçbirinden “parlamenter” ya da “liberal” demokrasiye dönüş çıkmayacaktır.

O zaman yazıda birileriyle “uğraşmamızın” gerekçesini oluşturan asıl noktaya gelebiliriz.

Türkiye’de, sosyalistlerin de ortak olup iddia taşıdıkları bir eşiğe gelinirse, sermaye sınıfı ve onun siyasetçileri işte o zaman başka bir kurtuluş göremedikleri için son çare olarak ve samimiyetle “liberal demokrasi” diyebilecektir. Ve böyle bir eşikte sosyalistler tek başına belirleyici özne durumuna gelememişlerse “başkalarının” tutumu önem kazanacaktır.

İşte, asıl mesele, o “başkalarının” sermaye sınıfının can havliyle sarılmak isteyeceği “liberal demokrasi” can simidini ona atıp atmayacaklarıdır.

Sosyalist hareketin bu eşiğe kâğıt üzerinde kalmayıp belirli bir güç birikimiyle ve toplumdaki etkili örgütlenmeleriyle ulaşmamış olması halinde “başkalarını” bu simidi atmaktan alıkoyacak hiçbir etken olamaz.

Son olarak: Gelinecek “eşiği”, ancak sosyalistlerin tek söz sahibi oldukları, “başkalarını” umursama gibi bir dertlerinin hiç olmayacağı bir uğrak olarak tasavvur edebilenler “iktidar perspektifi” gibi şeylerden hiç söz etmeseler daha iyi olur…

Yazarın diğer yazıları